All posts in Genel

Ergoterapi Nedir?

Ergoterapi Nedir?

Gökçe Özdağ

Ergoterapi temel olarak kişilerin (dezavantajlı bireyler veya onların aileleri, arkadaşları, iş arkadaşları)  yaşamlarındaki yapmayı istedikleri veya yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla yapmak zorunda oldukları aktivitelere olabildiğince bağımsız bir şekilde katılımlarını destekleyen bir sağlık mesleğidir.

Ergoterapistlerin amacı kişileri bağımsız katılım seviyesine ulaştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda; kişinin becerisini geliştirecek aktiviteler planlayarak ve/veya kişinin aktiviteyi yapabilmesi için çevreyi düzenleyerek katılımı arttırmak ergoterapistin temel görevidir.  Ergoterapistler sağlıklı ve iyi olma halini destekleyen diğer meslek gruplarıyla ( doktorlar, fizyoterapistler, psikologlar, öğretmenler, terapistler vb.)  işbirliği içerisinde ve kişi merkezliliği göz önünde bulundurarak çalışır.  Kişi merkezlilik ise aktivitenin kişinin istekleri doğrultusunda olup kişi için anlamlı ve katılımı arttırma amacına uygun olmalıdır.

Ergoterapi yurtdışında Occupational Therapy olarak bilinir. Burada occupation kelimesi iş, meslek, sanat, uğraş, meşgale, meşguliyet ve görev anlamlarına gelmektedir. Bu nedenle ergoterapi, İş ve Uğraşı Terapisi olarak da karşımıza çıkabilir. Ergoterapiyi anlamak için bazı kavramları da bilmek önemlidir.

Occupational Katılım (participation): Kişinin sosyokültürel şartlarının bir parçası olan ve kişinin iyi olabilmesi için talep edilen ya da gerekli olan iş, oyun ve günlük yaşam aktivitelerinin içinde olabilmektir.

Kişinin gereksinim duyduğu her alanda kişisel tercihine göre aktif ya da pasif olarak rol alması, yaşam performansı gösterebilmesi anlamına gelmektedir.

Katılım, aktiviteden farklı olarak bireysel boyutu değerlendirmekten çok sosyal boyutu değerlendirir. Ergoterapistin temel amacı katılımı arttırmak veya kişiyi olabildiğince bağımsızlaştırmaktır.

İş (occupation) Alanları: İnsanların rollerini yerine getirmek için yaşamları boyunca rutin olarak yapabilecekleri gözlemlenebilir eylemlerdir. Ergoterapistler kişileri bu alanlarda bağımsızlaştırmayı hedeflerler.  Bunlar alanlar:

*Günlük yaşam aktiviteleri                                            *İş

*Araçlar ile yapılan günlük yaşam aktiviteleri            *Oyun

*Uyku ve dinlenme                                                         *Boş zaman aktiviteleri

*Eğitim                                                                               *Sosyal katılım

 

Performans Kalıpları: İşlerin (occupation) gerçekleştirilme şekli olarak tanımlanır.                         

*Alışkanlıklar           *Roller

*Rutinler                 *Ritüeller

Performans Becerileri: Anlamlı eylemlerin gözlemlenebilir yapı taşları veya danışanların gerçekleştirdiği occupation birimleri olarak tanımlanır.

*Motor ve praksi becerileri

*Bilişsel beceriler

*İletişim becerileri

*Duyusal ve algısal beceriler

*Emosyonel regülasyon becerisi

Bağlam ve Çevre: İşlerin (occupation) nasıl yapıldığını etkileyebilecek iç ve dış faktörleri ve birbiriyle ilişkili koşulları içerir.  Bunlar: Kültürel çevre, bireyler, fiziksel çevre ve sosyal çevredir.

Aktivite Talepleri: Aktivitenin gerçekleştirilmesi için gereken çabanın türünü ve miktarını etkileyen ‘’aktivitenin kendine has özelliklerini ” vurgulamak için kullanılan terimdir.  Bunlar: Kullanılan nesneler, alan talepleri, sosyal talepler, zamanlama ve sıralama, gerekli hareketler, gerekli vücut fonksiyonları ve gerekli vücut yapılarıdır.

Danışan Faktörleri: Bu faktörler danışanın kişisel özellikleriyle ilgilidir.  Bunlar: Vücut fonksiyonları, vücut yapıları, kişinin değerleri ve kişinin inançlarıdır.

Ergoterapistler aktiviteler planlarken ve tedavi planı oluştururken tüm bu bileşenleri düşünerek kişilere özel programlar hazırlarlar. .

Ergoterapistlerin Çalışma Alanları

Ülkemizde 2014 yılında üniversitelerin Ergoterapi bölümünden mezun olanlar ağırlıklı olarak pediatrik bireylerde duyu bütünleme alanında ve psikiyatrik bozukluğu olan bireylerle çalışsalar da ergoterapistlerin çalıştığı gruplar bu alanların dışında da çeşitlilik gösterir. Bu alanlar:

-Pediatrik bireyler                                                      -Yetim ve kimsesiz bireyler

-Psikiyatrik bozukluğu olan bireyler                         -Hükümlü bireyler

-Fiziksel engelli bireyler                                              -İstismara uğramış bireyler

-Gelişimsel bozukluğu olan bireyler                         -LGBTIIQ bireyler

-Nörolojik bozukluğu olan bireyler                           -Afet durumlarındaki bireyler

-Geriatrik bireyler                                                       -Sağlıklı bireyler

-Down sendromlu bireyler                                         -Dezavantajlı bireylerin aileleri

-Onkolojik hastalığı olan bireyler

-Görme engelli bireyler

-Az gören bireyler

-İşitme engelli bireyler

 

 

 

 

Ayrıntılar

Çocuklarda Kıskançlık

Çocuklarda Kıskançlık

Yaşam döngümüz içinde attığımız adımları, yaptığımız seçimleri, davranışlarımızı ve tutumlarımızı, belki kısacası yazgımızı biçimlendiren en güçlü duygulardan biridir kıskançlık. Yetişkinler kıskançlık duygusunu kendi içlerinde ya bastırır, yok sayar ya da bu duyguyu öfkeye ve hırsa dönüştürerek, idealleştirdikleri ve kıskançlığa neden olan amaçlara ulaşmaya çalışırlar. Fakat ebeveynler, kıskançlık duygusunu çocuklarında gözlemlediklerinde bu durumdan hoşlanmazlar. Kıskançlığın çocukta ve çocuğun davranışlarındaki tezahürleri, yetişkinlerle karşılaştırıldığında daha doğrudan ve çıplak gözlemlenebilir. Elbette bu duyguyu dürtüsel olarak bastırıp, başka davranışlara ve semptomlara dönüştüren çocuklar da vardır. Peki çocuklarımızda kıskançlık duygusunu gözlemlediğimizde, anne babalar olarak ne yapmalıyız? Kıskançlık gibi insanı derinden sarsabilecek, yaşam enerjisini söndürüp onu yanlış yerlere yönlendirebilecek olumsuz bir duygu ile baş etmeleri konusunda çocuklarımıza nasıl yardımcı olabiliriz?

Öncelikle kıskançlık duygusunun her insanın hissettiği neredeyse evrensel bir duygu olduğunu belirtmek gerek. İnsanın yaşı, cinsiyeti, sosyal, kültürel ve ekonomik düzeyi ne olursa olsun, kıskançlık duygusuna kapılabilir. Ünlü filozof ve tanrıbilimci Augustinus, edebiyat tarihi açısından da önemli “İtiraflar” adlı kitabında, bebekliğinden yetişkinliğine tüm bir yaşamını ve günahlarını anlatır. “İtiraflar”ın Birinci Kitap’ının Yedinci Bölümü’nde, Augustinus bebeklerin bile kıskançlık duygusuna kapılabileceğinden söz eder:

“Örneğin ben kıskançlığın ne demek olduğunu ancak kıskanç bir bebek görünce anladım: Bu bebek henüz konuşmuyordu, ama süt kardeşini ne zaman meme emerken görse, beti benzi atıyor, haset dolu gözlerle ona bakıyordu” (Augustinus: 45).

Augustinus’un bu gözlemi bize, ondan yüzyıllar sonra yaşamış olan, “Nesne İlişkileri” okulunun kurucusu olan ve Freud’dan sonraki en önemli psikanalistlerden biri sayılan Melanie Klein’in “Haset ve Şükran” adlı kısa çalışmasında söylediklerini anımsatır. Melanie Klein, çalışmasının en başında şöyle der:

“Yıllardır, hiç yabancısı olmadığımız iki tavrın, haset ve şükranın, en erken kaynaklarıyla ilgilenmekteyim. Bu çalışma içinde, hasetin, sevgi ve şükran duygularını daha başlangıç evresinde baltalayan çok güçlü bir etken olduğunu, çünkü ilk ilişkiyi, kişinin annesiyle ilişkisini etkilediğini gördüm” (Klein: 17).

Melani Klein, “Haset ve Şükran” adlı kısa çalışmasında, kıskançlık duygusunun çocuk gelişimi ve kişilik oluşum sürecindeki etkilerini derinlemesine incelerken, kıskançlığın ve haset duygusunun, uzun vadede çocuğun sevgi ve şükran duygularını üretmesine engel olabileceğini söyler.
Peki çocuklarımızın gelişimi, sağlıklı yetişkin bireyler olmaları bağlamında kritik önemi olan kıskançlık duygusu ile baş etme yöntemleri neler olmalıdır? Çocuklarımızı kıskançlık duygusu ile mutsuz gözlemlediğimizde, tavrımız ve davranışlarımız nasıl olmalı?
Çocuğunuzu kıskançlık duygusu içinde gözlemlediğinizde, bunu ona açıkça söyleyin. Örneğin küçük kardeşini emzirirken sizi ve bebeği kıskanmışsa, ona, “Biraz kıskandın ve bu durum seni mutsuz ediyor. Ama kardeşin sütünü içtiğinde ikimiz birlikte senin istediğin bir oyunu oynayalım, olur mu? Seninle birlikte zaman geçirmeyi çok seviyorum” gibi olumlayıcı ve onu kapsayan bir söz söyleyebilirsiniz.
Çocuğunuzla belirli zaman aralıklarında düzenli olarak bir araya gelmeniz, ortak bir etkinlik yürütmeniz de yararlı olacaktır. Birlikte yürütülen etkinliklerle, çocuğunuzun sosyal ve duygusal gelişimini dezteklediğiniz gibi, çocuğunuz sevildiğini hisseder ve kendine güven kazanır. Birlikte kitap okumak, onu kucaklamak ve ona sarılmak, birlikte şarkı söylemek, ortak yürütebileceğiniz etkinlikler arasında sayılabilir.
Kıskançlık söz konusu olduğunda bu duygunun ötelenip bastırılmasından çok, gün yüzüne çıkartılıp konuşulması çok daha sağlıklıdır. Çocuğunuzda herhangi bir nedenle kıskançlık duygusu ortaya çıktığında, kendinizin de geçmişte kıskançlık hissettiğinizi çocuğunuza anlatabilirsiniz. Böylece çocuk, kıskançlık duyduğu için kendisini suçlu hissetmeyecek ve bunun herkesin hissettiği insani bir duygu olduğunu öğrenecektir. Bu öğretinin üzerine de, bu duyguyu nasıl olumluya çevirebileceğini çocuğunuza göstermelisiniz. Aslında kıskançlık duygusu ortaya çıktığında, çocuğunuz için harika bir öğrenme olanağı da belirmiştir. Kıskançlık sayesinde çocuğunuza insanların birbirinden farklı olduğunu, herkesin ayrı değerleri ve özellikleri olduğunu öğretebilirsiniz. Örneğin çocuğunuza, “Bazı çocuklar yapboz oynamayı sever, ama bazıları yapbozları zor bulabilir ve bunun yerine trenlerle oynamak isteyebilir” gibi cümlelerle, bireysel farklılıkları açıklayabilirsiniz. Böylece çocuğunuz, kendisinin sahip olmadıkları yüzünden kıskançlık duygusu üretmek yerine, kendi içindeki meziyetleri bulup çıkarmaya çalışarak, kendi öz saygısını arttırma yoluna gidecektir. Her insanın kendi öznel değerleri ve nitelikleri ile özel ve değerli olduğunu çocuğunuz öğreterek, kıskançlık duygusunu olumlayabilirsiniz.

Çocuğunuz, kıskançlık, üzüntü, öfke gibi duygularını ifade etme ve bağlama oturma becerilerini geliştirdikçe, bu duygularla baş etme konusunda da yetilerini arttırır. Bu sayede, bu duyguların neden olabileceği zorlu davranış modellerini de azaltmış olursunuz. Böyle bir ‘duygusal’ eğitim, çocuğunuz için yaşam boyu değerli bir derse dönüşecektir.

Özellikle erken yaşlardaki çocuklar, hissettikleri birçok duyguyu dile dökmekte zorlanabilir. Hissettikleri duyguların birçoğu için sözcükleri yoktur. Bu nedenle, duygulara ilişkin kavramsal bir öğrenime gerek duyarlar. Bu konuda yapabileceğiniz en iyi şey, çocuğunuzla içinde kıskançlık temasının işlendiği öyküler, masallar okumaktır. Okuduğunuz kitaplardaki karakterlerin hissettiği kıskançlık ve benzeri duyguları çocuğunuzla konuşarak, çocuğunuzun bu duyguları kavramsal bir çerçeveye oturtmasını ve bu duygulara dönük doğru davranış stratejileri geliştirmesine yardımcı olabilirsiniz.
Çocuğunuz, kıskançlık, üzüntü, öfke gibi duygularını ifade etme ve bağlama oturma becerilerini geliştirdikçe, bu duygularla baş etme konusunda da yetilerini arttırır. Bu sayede, bu duyguların neden olabileceği zorlu davranış modellerini de azaltmış olursunuz. Böyle bir ‘duygusal’ eğitim, çocuğunuz için yaşam boyu değerli bir derse dönüşecektir.

Kaynaklar:
İtiraflar, Augustinus, (çev. Çiğdem Dürüşken), Humanitas Yunan ve Latin Klasikleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, Haziran 2010.
“Haset ve Şükran”, Melanie Klein, Metis Yayınları, İstanbul 2014.

Ayrıntılar

Mutlu Çocuklar, Huzurlu Ebeveynler

Mutlu Çocuklar, Huzurlu Ebeveynler

Çocukların kaderi, ana babalarının kaderi ile aynı olmak zorunda mıdır?

Herkes çocuğunu mutlu, sağlıklı ve huzurlu bireyler olarak yetiştirmek ister. Anne babaların birincil kaygısı, çocuklarının kendi içinde bütün, sağlıklı ve mutlu yaşamlar sürmesidir. Tam da bu nedenle, ebeveynler bazen çocuklarına yönelik büyük beklentilerin içine girerler ve bu beklenti de çocukların üzerinde bir baskıya dönüşür. Çocuk, birey olarak kendini gerçekleştirme ve bütünleme yolunda, daha aile ortamında yavaşlatılır ya da engellenir. Ebeveynler, kendi yaşamlarında yapamadıklarını, sahip olamadıklarını çocuklarından bekleyerek, çocuklarının üzerine istemeden ve farkında da olmadan büyük bir yük bindirirler. Çocukları birer telafi olasılığına ve mekanizmasına dönüştüren bu yaklaşımın ardında çoğu zaman, anne babaların da kendilerini tam olarak gerçekleştirmiş, bütünlemiş bireyler olamamaları gerçeği yatar. Anne babalarımız da kendi anne babalarından yeterli sevgiyi alamamış olabilirler. Aile geçmişinde çocuğa yansıtılmak istenmeyen büyük üzüntüler, travmalar olabilir. Bütün bu sorunlar konuşulup çözülmediğinde, kuşaktan kuşağa aktarılarak, çocuklarımızı olumsuz etkileyen karanlık gölgelere dönüşürler. Türkçedeki “annenin kaderi kıza” deyişi, bu kuşaklar arası travma aktarımını en iyi özetleyen sözdür.

Herkes çocuğunu mutlu, sağlıklı ve huzurlu bireyler olarak yetiştirmek ister. Anne babaların birincil kaygısı, çocuklarının kendi içinde bütün, sağlıklı ve mutlu yaşamlar sürmesidir. Tam da bu nedenle, ebeveynler bazen çocuklarına yönelik büyük beklentilerin içine girerler ve bu beklenti de çocukların üzerinde bir baskıya dönüşür.

Günümüzde insanların sıklıkla yakındığı depresyon, anksiyete bozuklukları, kronik ağrı, fobiler ve takıntılı düşünceler gibi psikolojik kaynaklı sorunların ortaya çıkma nedeni acaba yalnızca toplum mu? Psikolojimizi bozan etkilerin kaynağını yalnızca kendi yaşantımız ve toplum dinamiklerinde mi aramalıyız? Bu psikolojik bozukluklukları, self-help kitaplarının bize telkin ettiği gibi yalnızca hayata olumlu bakmayı öğrenerek düzeltebilir miyiz? Yoksa sadece ruhsal olduğunu düşündüğümüz bu aksaklıkların, bilmediğimiz, daha derinlerde yatan başka nedenleri olabilir mi? Dünyanın farklı üniversitelerinde dersler veren, San Franscisco’da “The Family Constellation Institute’un yöneticiliğini yapan Mark Wolynn’in “It Didn’t Start With You” (Seninle Başlamadı) adlı kitabı, günümüz bireyinin birçok psikolojik sorununun nedeninin, ailedeki önceki kuşaklardan kalıtım yoluyla aktarılan aile travmaları olduğunu ileri sürüyor. Bireyi mutsuzluğa iten bu travmaların ortadan kalkması için de, insanların anne ve babaları ile ilişkilerini düzeltmeleri gerektiğini çözüm olarak öneriyor.
Wolynn’in kitabı Türkçede Sola Yayınları tarafından 2016 yılında basıldı. Wolynn, kitabın ilk bölümlerinde, depresyon, anksiyete, kronik ağrı, fobiler, takıntılı düşünceler gibi olumsuz durumların kendi yaşantılarımızdan ya da beynimizdeki kimyasal dengesizliklerden değil, ebeveynlerimizin, büyükanne ve büyükbabalarımızın, hatta onların da anne ve babalarının geçmiş yaşantıları ile ilintili olabileceğini kanıtlarla ortaya koyuyor. Yapılan son bilimsel araştırmalar, travmatik yaşam deneyimlerinin sonraki kuşaklara aktarıldığını ortaya koymaktadır. Post-travmatik stres bozuklukları alanında, nörobilimci Rachel Yehuda ve psikiyatr Bessel van der Kolk gibi diğer uzmanların da çalışmalarına göndermelerde bulunan kitap, kuşaklar arasında aktarılan bu travmaların nasıl çözülebileceğine ilişkin somut örnekler de sunuyor.

Bireyi mutsuzluğa iten bu travmaların ortadan kalkması için de, insanların anne ve babaları ile ilişkilerini düzeltmeleri gerektiğini çözüm olarak öneriyor.

Kalıtsal aile travmaları alanında uzman olan Mark Wolynn, yirmi yılı aşkın bir süredir bireylerle ve gruplarla terapi ortamında çalışmıştır. Kalıtsal aile travmalarının olumsuz etkilerinden kurtulmak ve mutlu, dengeli, ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olmamızı sağlayaca pragmatik ve somut çözüm önerileri sunan “Seninle Başlamadı”, gündelik hayatımızda kullandığımız dilsel ipuçlarını, davranışlarımızı ve fiziksel semptomlarımızı çözümlememiz için sağlam bir çerçeve sunuyor. Görsellerştirme, aktif imajinasyon ve doğrudan diyalog gibi yöntemlerle, sözcüklere dökülmemiş, belki iki üç kuşak öncesinden bize aktarılmış aile travmaları çözülebiliyor. Geleneksel terapi, ilaçlar ve diğer müdahalelerin yeterli olamadığı ya da bunların desteklenmesi gereken durumlarda, “Seninle Başlamadı”, kalıtsal aile travmalarının çözümünde bizlere yenilikçi bir yaklaşım sunuyor.
Wolynn’i kitabı bize, çocuk gelişimi ve çocuğun ruh sağlığı konusunda önemli ipuçları veriyor. Ebeveynlerin birey olarak kendilerini tamamlamaları, sağlıklı bireyler olarak fonksiyon göstermeleri, sağlıklı çocuklar yetiştirmelerinin de bir önkoşulu. Bu çerçevede, Wolynn’in de kitabında değindiği gibi, anne ve babalarımızdan tam ve özgürleştirici bir sevgi al(a)madıysak, çocuklarımızın da bu eksik halkadan ya da aksaklıktan olumsuz etkilenmemesi için, kendi ebeveynlerimizle olan ilişkimizde öfke, uzaklaşma, soğukluk, sevgisizlik, kin gibi duyguları temizlemeliyiz. Ancak o zaman çocuklarımıza onları boğmayacak, bir yük haline gelmeyecek, bilakis onları özgürleştirecek ve güçlendirecek bir sevgi aktarımını gerçekleştirebiliriz.

Ayrıntılar

Otizm Yüzünden Hayat Ertelenmez!

Otizm Yüzünden Hayat Ertelenmez!

Mutluluk, tanımlaması zor, uçucu, elle tutulmayan, alabildiğine göreceli bir kavram ya da deneyim. Belki bu kadar belirsiz, tanımlamaza yakın ve öznel olması nedeniyle mutluluk, peşinde koşulan, elde edilmeye, kazanılmaya ya da hak edilmeye çalışılan bir amaca dönüşür. Bütün bir hayat kurgumuzu, amaçlarımızı, yaşamda yapmak istediklerimizi, ‘mutlu olmak’ adına yaparız. Mutluluğu, koşullara bağlarız. Bir an için durup, mutluluğun peşinden koşmak yerine, mutluluğu durduğumuz yerde, hiçbir şey yapmadan, sadece hayata bakış açımızı yeniden kurgulayarak aradığımızda, belki mutluluğun sandığımızdan daha ulaşılabilir bir duygu olduğunu sezinleyebiliriz.
Genel olarak yaşamı ve mutlu olma durumunu koşullara bağlayan ve bu nedenle mutlu olmayı zorlaştıran, hatta olanaksız kılan unsur zihnimizdir. Çoğunlukla toplum ve çevre tarafından bize dayatılan ‘mutlu olma kalıpları’, mutlu olmayı mümkün kılmak yerine, olanaksız hale getirir. İyi bir aileye doğmak, (bedensel ve ruhsal açıdan) sağlıklı ebeveynlere sahip olmak, iyi bir eğitim almak, maddi kazancı yüksek bir meslek ve saygın bir kariyer sahibi olmak, iyi, güzel eşler bulmak, sağlıklı çocuklar yetiştirmek, güzel evlerde oturmak ve daha niceleri… İlginç ve zorlayıcı olan, bu koşulların hiçbir zaman sonu gelmemesidir. Zihnimiz, gerçekleşen her ön koşul sonrasında, yeni koşullar üretme konusunda inanılmaz başarılı!

Çoğunlukla toplum ve çevre tarafından bize dayatılan ‘mutlu olma kalıpları’, mutlu olmayı mümkün kılmak yerine, olanaksız hale getirir.

Oysa yaşam denilen deneyim, kesinlikle kusursuz ve eksiksiz bir kurgu değildir. İçinde barındırdığı onca güzelliğin yanında, zayıflıklar, eksiklikler, kusurlar, hastalıklar, güçlükler ve duygusal zorlukları da barındırır. Yaşayan herkes de, yaşamın bu arızalarından payını alır. Kimileri, bedensel ya da ruhsal açıdan sağlıklı olmayan ailelere doğarlar ve kendilerini bütünleyemedikleri, güvende hissedemedikleri bir çocukluğun ağırlığını hayatları boyunca taşırlar. Kimileri zenginliğin, kimileri yoksulluğun içine doğar. Zenginlik mutluluğun garantisi olmadığı gibi, yoksulluk da, her zaman mutluluğun engeli olmayabilir. Bazıları için hayat olumlu başlar, fakat ilerleyen yıllarda hastalıklar, güçlükler ve yoksunluklarla seyrini değiştirebilir. Kısacası herkes, yaşamın ağırlığını taşır. Anne babalar ise, dünyaya getirdikleri çocuklarının hayatlarından da kendilerini sorumlu hissederler. Çocuklarının yaşadığı mutluluklar onları mutlu eder; fakat aynı biçimde, hayatın çocuklarına sunabileceği zorluklar da, onları derinden yaralar.
Çocuklardaki gelişimsel farklılıklar, Otizm ve Asperger gibi durumlar, aileler için son derece yıkıcı, korkutucu ve üzücü durumlar olarak okunur. Otizm elbette beraberinde zorlukları da getirir. Otizm tanısı almış bir çocuğun farklı tepkileri, yaşadığı duyusal zorluklar, öğrenme süreçlerindeki farklılıkları ve yaşadığı güçlükler, çevresiyle iletişim kuramaması ve benzeri durumlar, aileler için ayrı ayrı travmalar olarak algılanır. Otizm konusunda bilginin yetersiz olması, bu yetersiz bilginin de toplumsal ve bireysel önyargılar yüzünden derin bir çaresizliğe ve korkuya dönüşmesi, birçok ailenin yaşadığı ortak bir deneyimdir. Aileler, otizm tanısı hayatlarının bir gerçeği haline geldiğinde, bunu soğukkanlılıkla karşılamalılar ve otizmin yönetilebilir bir durum olduğunu bilmelidirler. Öncelikle bu konuda yetkin, uzman ve deneyimli kişilerin (doktorlar, gelişim psikologları, özel eğitim uzmanları, vb.) desteği ile sağlam bir yol haritası çıkarılmalı. Tanı sonrasında, aileler zaten bir biçimde kurgusu belli yoğun bir terapi ve eğitim sürecine girmekte ve bir an önce, çocuklarını otizm tanısından çıkarmaya çalışmaktadır. Fakat tam bu noktada, aileler büyük bir hataya düşerler! Otizmi anlamak, otizm tanısı almış çocuklarını gerçekten tanımak, ona yakın olmak ve süreç içinde çocuklarının yaşadığı zorlukların çözümüne odaklanmak yerine, “otizm”i bir düşman olarak konumlandırıp, terapi ve eğitim süreçlerini bir ‘savaş’ alanına döndürmektedirler!

Otizm tanısı almış bir çocuğun farklı tepkileri, yaşadığı duyusal zorluklar, öğrenme süreçlerindeki farklılıkları ve yaşadığı güçlükler, çevresiyle iletişim kuramaması ve benzeri durumlar, aileler için ayrı ayrı travmalar olarak algılanır. Otizm konusunda bilginin yetersiz olması, bu yetersiz bilginin de toplumsal ve bireysel önyargılar yüzünden derin bir çaresizliğe ve korkuya dönüşmesi, birçok ailenin yaşadığı ortak bir deneyimdir.

Otizmli birey, eksik, yetersiz, hasta bir birey değildir! Otizm tanısı alındıktan sonra başlayan yoğun terapi ve eğitim süreci, bir ‘hastalığın’ ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir savaş değildir! Süreç içinde çocuğun duygu durumunu düzenleyen ilaçlar alınabilir; yoğun terapiler (konuşma, duyu bütünleme, psikolojik gelişim, oyun, vb.) söz konusu olabilir, tanı almış çocuğun gelişimini ve eğitimini destekleyecek özel eğitim süreçleri kurgulanabilir ve bunlar gerçekten yorucu, zaman alan, aileleri manevi ve maddi açıdan zorlayan süreçlere dönüşebilir. Fakat bu bir savaş değildir! Otizm tanısı sonrası başlayan terapi ve eğitim süreçleri, otizm tanısı almış çocuğun yaşadığı sosyal, iletişimsel, gelişimsel ve duyusal zorlukları minimize etmeyi hedefleyen bir süreçtir. Çocuğunuzun farklılığı, otizm durumunun ona getirdiği dünyayaya, olaylara ve insanlara dönük farklı bakış açısı, yaratıcılığa döndürülebilir.

Otizm yüzünden kendinizi ve çocuğunuzu mutsuz etmeyin! Konu hakkında okuyun, uzmanlarınızla ve terapistlerinizle konuşun, çocuğunuzla her zamankinden daha fazla zaman geçirin, dünyaya onun baktığı yerden bakmaya çalışın ve minicik de olsa bir iletişim kanalı yakaladığınızda, orayı genişletin… Çocuğunuzla birlikte olun…

Otizm tanısı sonrasında, aileler girdikleri terapi ve tedavi sürecinde, otizm tanısından ‘kurtulana’ dek her şeyi askıya alma eğilimindedir! Hatta otizm tanısı almış çocuk, terapistlerin, eğitmenlerin ve uzmanların arasında, kendi anne ve babasından uzak kalabilmektedir. Oysa bu süreç, çocuğunuzu daha yakından tanımak için apayrı bir fırsat olarak da okunabilir. Otizm, çocuğunuzun ve sizin mutlu olmasını engelleyecek bir durum değildir! Birlikte eğlenceli zaman geçirebilirsiniz! Çocuğun sosyal ve iletişimsel zorlukları nedeniyle bunun neredeyse olanaksız olduğunu düşünebilirsiniz, fakat yetkin, deneyimli terapistleriniz ve uzmanlarınızla, otizm tanısı almış çocuğunuzun bakış açısını ve davranış modellerini çözümleyerek, onun dünyasına girebilir, elinden tutabilir ve onun da girmekte zorlandığı, bizim ‘normal’ dediğimiz dünyaya girmesini ve orada daha rahat dolaşmasını sağlayabilirsiniz! Otizm yüzünden kendinizi ve çocuğunuzu mutsuz etmeyin! Konu hakkında okuyun, uzmanlarınızla ve terapistlerinizle konuşun, çocuğunuzla her zamankinden daha fazla zaman geçirin, dünyaya onun baktığı yerden bakmaya çalışın ve minicik de olsa bir iletişim kanalı yakaladığınızda, orayı genişletin… Çocuğunuzla birlikte olun…
Otizm yüzünden hayatı ertelemeyin…

Ayrıntılar

Otizm Açısından Özel Eğitimin Önemi

Otizm Açısından Özel Eğitimin Önemi

“Özel Eğitim”, anne babalar için genellikle, çocuklarının gelişimsel bir farklılığı olması nedeniyle gereksinim duyulan bir eğitim çerçevesi olarak bilinir. “Özel Eğitim”in adını duymak bile, aileleri kaygı ve panik duygularına itebilir. Özel Eğitimin bir meslek alanı olarak tanınması, Otizm ve Asperger gibi öykülerde öteki terapiler içindeki yeri ve önemini bilmek, ailelerin süreç içindeki yaklaşımını doğru konumlayacak ve terapi/eğitim sürecini de daha sağlıklı hale getirecektir. Çocukİstanbul Aile Danışmanlık Merkezi kurucu ortaklarından, Özel Eğitim Uzmanı ve ABA Terapisti Adem Ünlü, 2000 yılında mezun olduğu Anadolu Üniversitesi Özel Eğitim Bölümü’ne, 2017’nin ilk gününde bir ziyaret yaptı. Bu yazıda da, Özel Eğitim hakkında bilgilerimizi tazelemeyi, alan hakkında genel bir bilgi vermeyi amaçlıyoruz.
Özel Eğitim, özel eğitimsel gereksinimleri olan çocukları, kişisel farklılıkları ve gereksinimleri doğrultusunda bireyselleştirilmiş eğitim programları çerçevesinde eğitme sürecini tanımlar. Özel Eğitim süreçleri, bireysel olarak planlanan ve sistematik olarak takibi yapılan öğretme süreçlerinden oluşur. Süreç içinde, çocuk için uyarlanmış ekipmanlar, malzemeler kullanılır ve erişilebilir hale getirilen ortamlarda çalışılır. Özel Eğitimin amacı, özel gereksinimleri olan çocukların kendi potansiyellerini maksimum düzeyde gerçekleştirmelerini, okul, aile ve toplum içinde kendilerine yeten bireyler olmalarını sağlamaktır.

Özel Eğitim, özel eğitimsel gereksinimleri olan çocukları, kişisel farklılıkları ve gereksinimleri doğrultusunda bireyselleştirilmiş eğitim programları çerçevesinde eğitme sürecini tanımlar. Özel Eğitim süreçleri, bireysel olarak planlanan ve sistematik olarak takibi yapılan öğretme süreçlerinden oluşur.

Özel Eğitim, öğrenme, iletişim, duygusal, davranışsal, fiziksel ve gelişimsel alanlarda desteğe ihtiyaç duyan çocuklara yarar sağlayacak eğitim ve terapi süreçlerinin kurgulanmasında kilit bir rol oynar. Gelişimsel farklılık gösteren çocuklara sunulan terapi alternatiflerinin düzenlenmesi, bir Özel Eğitim uzmanının değerlendirmesi ile yapıldığında daha etkin sonuçlar alınır. Bunun nedeni Özel Eğitim uzmanının, aldığı lisans eğitimi çerçevesinde, çocuk gelişimi, gelişimsel farklılıklar, eğitim süreçleri ve farklı gelişen çocukların akranlarının içinde bulunduğu eğitim süreçlerine entegre olabilmesi için gerekenleri (kaynaştırma eğitimi) en iyi bilen kişi olmasıdır.
Yine, spesifik alanlara yoğunlaşıp bu alanlardaki sorunları çözmeyi hedefleyen diğer terapilerden faklı olarak (konuşma terapisi, duyu bütünleme, Floortime vb.) Özel Eğitim, çocuğun bireysel gereksinimlerinin daha ayrıntılı gözlendiği ve öğretim yöntemlerinin çocuğa özel olarak kurgulandığı bir çerçeve içinde yapılmalıdır. Başka bir deyişle Özel Eğitim uzmanı, her çocuğu ayrı bir birey olarak okuyabilen, yaşadığı güçlükleri ve özel gereksinimleri dikkatli bir gözlem gücüyle gün yüzüne çıkarabilen biri olmalıdır. Özel Eğitim uzmanın içgörüsü, çocuğun bireysel gereksinimlerini değerlendirme ve okuma becerisi, gözlem gücü ve deneyimi, terapi ve eğitim sürecinin sağlıklı yürütülmesinde kilit rol oynar.

Gelişimsel farklılık gösteren çocuklara sunulan terapi alternatiflerinin düzenlenmesi, bir Özel Eğitim uzmanının değerlendirmesi ile yapıldığında daha etkin sonuçlar alınır.

Türkiye’de Özel Eğitim alanında açılan ilk bölümlerden biri de Anadolu Üniversitesi’ndedir. Anadolu Üniversitesi özel eğitim öğretmeni yetiştirme programı ilk olarak 1983 yılında açılmıştır. Bu program, 1989 yılından bu yana Eğitim Fakültesi’nde Özel Eğitim Bölümü içerisinde sürdürülmektedir. Bölümün Zihin Engelliler Öğretmenliği ile İşitme Engelliler Öğretmenliği programlarında lisans eğitimi verilmektedir. Buna ek olarak Zihin Engelliler, İşitme Engelliler, Üstün Zekâlılar Öğretmenliği, Erken Çocuklukta Özel Eğitim ve Gelişimsel Yetersizlikleri Olan Çocukların Öğretmenliği (II. Öğretim-Uzaktan Eğitim) alanlarında yüksek lisans programları; Zihin Engelliler, İşitme Engelliler ve Üstün Zekâlılar Öğretmenliği alanlarında doktora programları bulunmaktadır. Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde ise Uygulama Davranış Analizi lisansüstü programı sürdürülmektedir. Özel Eğitim Bölümünden mezun olan özel eğitim öğretmenleri, Türkiye’de Millî Eğitim Bakanlığına bağlı devlet veya özel özel eğitim kurumlarında çalışabilmekteler.

Ayrıntılar

Otizm ve Meslek Seçimi

Otizm ve Meslek Seçimi

Aileler, çocukları otizm tanısı aldığında, başlarına trajik bir olay gelmiş gibi tepki verme eğilimindedirler. Bu durum ister soğukkanlılıkla, ister alabildiğine duygusal tepkilerle karşılansın, süreç herkes için zorludur. Sürecin kabul edilmesinin güçlüğü dışında, otizm tanısı almış bir bireye destek verme sürecinde, öncelikle bu durumu bir felaket olarak okumamak en sağlıklı olanıdır. İnsan türü, dünyadaki yaşamını türlü sorunlarla, eksikliklerle, dayanıksızlıklarla sürdürmek durumundadır. En parlak ve mutlu görünen yaşamlarda bile, hüznün, trajedinin ve dramatik olanın gölgelerini izlemek mümkündür. Kendi kurgumuz olan ‘mutluluğu’, belli bir ana, belli bir insani özelliğe ve genel olarak koşullara bağlamamalıyız. Mutluluk bir zaman dilimi ya da süreç değil, bir bakış açısı, dünyayı belli biçimlerde okuma biçimidir. Yaşamımızı çoğunlukla güçleştiren ön koşullardan arınmış bir bakış açısı, bize otizm ve otizm tanısı almış çocuklarımıza da farklı bir pencereden bakma olanağı verecektir. Onları, diğer insanlardan ayıran özellikleriyle bir bütün olarak anlamaya çalışmak, otizm durumunun onlara yüklediği güçlükleri aşmalarında ve sorunlarını en aza indirgemede sunulabilecek en büyük destektir. Birincil amacımız, çocukları otizm spektrumundan tamamen çıkarmak değil, süreci anlamak, onları toplum içinde sağlıklı durabilen, başka insanlar için anlamlı üretimler ortaya koyabilen bireylere dönüştürmeye çalışmak olmalıdır. Böyle bir süreci yönetirken de, aileler için haklı bir kaygı ortaya çıkıyor: otizm tanısı almış çocuklarının, yetişkinlik yıllarında meslek edinmeleri! Çocuklarının ilerleyen yıllarda, belki kendi aileleri yanlarında olmadığında yaşamla nasıl baş edecekleri, kendi ayakları üzerinde durup duramayacakları, haklı olarak, ailelerin birincil kaygıları arasında yer alıyor.

Mutluluk bir zaman dilimi ya da süreç değil, bir bakış açısı, dünyayı belli biçimlerde okuma biçimidir. Yaşamımızı çoğunlukla güçleştiren ön koşullardan arınmış bir bakış açısı, bize otizm ve otizm tanısı almış çocuklarımıza da farklı bir pencereden bakma olanağı verecektir.

Otizm ya da Asperger tanısı almış bireylere uygun mesleklerin ne olabileceğini düşünürken, mesleğin albenisi ve toplumdaki popülaritesini değil, çocuğun güçlü yanlarını düşünmek gerekir. Bu, gerçekte yalnızca otizm tanısı almış çocuklar için, herkes için geçerli bir durumdur, fakat söz konusu otizm olunca, tanı almış bireyin yapabilecekleri ve yapamayacakları, sosyal ortamlarda yaşadığı güçlükler daha dikkatli bir biçimde ele alınmalıdır. Otizm tanısı almış bireyler için, gelecekte meslek seçimi yapılırken, bireyin sosyal ilişkilerde yaşadığı güçlükler, uzun süreli ve kısa süreli bellek alanlarındaki yetkinlikleri, somut ve soyut düşünme becerileri dikkate alınmalıdır.

Otizm ya da Asperger tanısı almış bireylere uygun mesleklerin ne olabileceğini düşünürken, mesleğin albenisi ve toplumdaki popülaritesini değil, çocuğun güçlü yanlarını düşünmek gerekir.

Tanı almış bireylerin çoğu sosyal ilişkilerde sorun yaşadığı için, meslek seçim sürecinde kişinin sosyal becerileri yanında, ortaya koyduğu ürünler de dikkate alınmalıdır. Meslek seçimi yapılırken, sosyal ilişkilerin daha az önemli olduğu alanlar düşünülmelidir. Yüksek işlevli otizmli bireyler için bilgisayar programcılığı bir seçenek olabilir. Tanı almış bireylerin soyut düşünce alanlarında zorluk yaşadığı düşünüldüğünde, tarih, siyaset bilimi, işletme ve edebiyat gibi alanlardan uzak durmak, çocuğun işini kolaylaştırabilir. Amerika’da Colorado Devlet Üniversitesi’nde profesör olan, dünyada tanınan otizmli bir akademisyen Temple Grandin, otizm tanısı almış bireylerin uzun süreli belleklerinin, kısa süreli belleklerinden çok daha iyi olduğunu açıklıyor. Üç yaşında otizm tanısı alan Prof. Grandin, çarpıcı bir benzetme yapıyor:

“Eğer bir bilgisayar olsaydım, sıradan bir bilgisayarın depolayabileceğinden on kat daha fazla bilgiyi depolayan büyük bir sürücüm olurdu, fakat işlemcim daha küçük olurdu. 1999 yılındaki bilgisayar terminolojisi ile örneklersek, 1000 gigabaytlık bir sürücüm ve 286’lık bir sürücüm olurdu. Normal bireylerde ise yalnızca 10 gigabaytlık bir disk alanı varken, sürücüleri ileri bir Pentium sürücüdür. Bu nedenle, (otizmli bir birey olarak) iki işi aynı anda yapmakta zorlanırım.”

Prof. Temple Grandin, otizm tanısı almış bireylerin, eğitimleri süresince ve sonrasında, yaptıkları işlerin bir portföyünü oluşturmalarını, üretimlerini işverenlerin gözünde somut ve görünür hale getirmelerini salık veriyor. Bu genel çerçeve ve öne sürdüğü ölçütler çerçevesinde, kasiyerlik, garsonluk, şoförlük, sözlü yönergelerin alındığı meslekler, havayolu bilet ajanslığı, brokerlık, hava trafik kontrolörlüğü, resepsiyon görevlisi ve operatör gibi kısa süreli bellek üzerinde yoğun yük yaratan mesleklerden uzak durmak akıllıca olabilir.

Peki otizm ya da Asperger tanısı almış yüksek işlevli bireyler için uygun olabilecek meslekler nelerdir? Temple Grandin, bu sorunun yanıtı olarak aşağıdaki mesleklere değiniyor:

Bilgisayar programcılığı: Endüstriyel otomasyon, yazılım geliştirme, iletişim ve network sistemlerinin yönetimi alanlarında farklı iş alanları ve imkanları sunabilir).
Ticari sanatlar: Reklamcılık ve grafik alanları, gazete, dergi, kitap tasarımları.
Fotoğrafçılık: fotoğraf, video çekimleri, kameramanlık
Ekipman tasarımı: Birçok sektörde gerek duyulan bir alan.
Hayvan eğitmeni ya da veteriner teknisyeni
Araba tamirciliği: Arabanın tüm aksanlarına ve çalışma prensiplerine hakim olabilir.
El sanatları: Tahta oymacılığı, mücevher yapımı, seramik, vb.
Laboratuvar teknisyeni: Özel laboratuvar ekipmanlarının hazırlanması ve ayarlanması.
Web tasarımı: Freelance olarak yürütülebilecek, sosyal ilişkilerde yaşanan zorlukların mesleği fazla etkilemeyeceği bir alan.
Video oyunu tasarımcılığı
Bilgisayar animasyon: Görsel düşünen ve bu alandaki becerileri yüksek olan otizmli bireyler için ideal bir alan.

Yukarıdaki meslekler, görsel becerileri güçlü olan otizmli bireyler için uygun bir liste. Temple Grandin, görsel düşünmeyen, matematik, müzik ve veri alanlarında iyi olan bireyler içinse şu meslekleri öneriyor:

Muhasebe, kütüphanecilik, bilgisayar programcılığı, mühendislik, gazetecilik, editörlük, şoförlük, kasiyerlik, gişe memuru, telepazarlama, istatistikçi, fizik, matematik.

Son olarak, konuşma problemi olan otizmli bireylerin de, kütüphanelerde raf düzeninden sorumlu olabilecelerini, fabrikalarda montaj hatlarında çalışabileceklerini öneren Temple Grandin, bu bireylerin aynı zamanda depo sorumlusu, bahçıvan, veri girişi, tesis bakımı ve geri dönüşüm tesislerinde uygun meslekler bulabileceklerini söylüyor.

Otizm ya da Asperger tanısı almış çocuklarımız için, haklı ve gerekçelendirilebilir bir kaygıyla meslek seçimi yaparkeni, öncelikle çocuğumuzu ne kadar iyi tanıdığımızdan emin olmalıyız. Terapi sürecinde sizin ve çocuğunuzun yanında olan güvendiğiniz uzmanlarınız ve terapistleriniz ile toplu bir görüşme de yapabilirsiniz. Böylece çocuğunuzun güçlü ve zayıf yanlarını daha iyi anlayıp, yönelimlerinizi belirleyebilirsiniz.

Ayrıntılar

Acı Kaybımız

Acı Kaybımız

Şirketimizin kurucu ortaklarından, sevgili arkadaşımız Uzman Gelişim Psikoloğu Gökşen Yücel Gürbüz’ü, genç yaşta kaybetmiş olmanın derin üzüntüsü içindeyiz. Başta ailesine, ekip arkadaşlarına ve tüm sevenlerine başsağlığı dileriz.

Ayrıntılar

Doğru Oyuncak Seçimi

Doğru Oyuncak Seçimi

Çocuklara oyuncak alırken, ebeveynlerin bazı temel konulara dikkat etmeleri önemlidir. Satılan her oyuncak, çocuğunuz için eğlenceli, yararlı ve hatta güvenli olmayabilir. Çocuğunuzun yaşı ve gelişimsel gereksinimleri başta olmak üzere, oyuncak alırken dikkat edilmesi gereken birçok ayrıntı vardır.
Hayalgücü, oyunca seçiminde en önemli unsurlardan belki de ilki. Çocuğun ilk yıllarında doruk noktasında olan hayalgücü, bu yaşlarda beslenmelidir. Alınan oyuncaklar, çocuğunuzun problem çözme becerilerini geliştirmelidir. Farklı şekilli parçalardan oluşan, bu parçaların birleştirilip ayrıldığı parçalardan ve çizimlerden oluışan, lego, bloklar ve çizim kitapları gibi oyuncaklar bu alana örnek gösterilebilir.
Oyuncakların kalıcı olması ve çocuğunuzun uzun süreli ilişki kurabileceği özellikleri olması da önemlidir. Çoğu zaman, çocuğunuzun çok istediği bir oyuncağı aldığınızda, birkaç gün sonra çocuğunuzun oyuncağa olan ilgisini kaybettiğini gözlemlemişsinizdir. Bu durumu engellemek için, peluş hayvanlar ve giydirilebilir bebekler gibi, çocuğunuzun karakter özellikleri verebileceği, adlandırabileceği ve hayali bir ilişki kurabileceği oyuncakları seçmek anlamlı olacaktır. Bu gibi oyuncaklarla ilgili, çocuğunuz öyküler de oluşturabilir!
Yeni becerilerin keşfedilip geliştirildiği, çocuğunuzun eleştirel düşünce ve mantık becerilerini geliştirdiği, yapboz benzeri oyuncaklar da, çocukların gelişimsel ihtiyaçları açısından önemlidir. Bu oyuncakların mekansal algısı ve becerileri, el ve göz koordinasyonunu ve motor becerileri geliştirmesi hedeflenmelidir. Yapbozlar, bloklar, boyalar ve oyun hamurları bunlara örnek gösterilebilir.
Çocuğunuza yaşam boyu sürecek kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için, yine interaktif ve renkli hazırlanmış kitaplarla işe başlayabilirsiniz! Sesli ve bol resimli kitaplarla çocuklara alfabe öğreten kitaplar, hayvan seslerini öğreten interaktif yayınlar, çocuklara hem ilk sözcükleri öğretecek, hem de onların görsel ve işitsel duyularını geliştirecektir. Gece yatmadan önce bu kitaplarla geçireceğiniz bir yarım saat, çocuğunuz için gelişimsel anlamda en değerli anlardan olacaktır!

Ayrıntılar

Kadınlar ve Çocuklar

Kadınlar ve Çocuklar

Her yıl 8 Mart gününde dünyanın her yanında milyonlarca insan, kadınların başarılarını kutlamak ve onurlandırmak için bir araya geliyor. Kadınların toplum içindeki konumunun ve özgürlüklerinin daha da iyileştirilmesi gereken Türkiye gibi ülkelerde ise, kadın olmanın önemi, kadınların dünya tarihine yaptıkları ve genelde gözardı edilen katkıların daha da görünür kılınması gerekiyor. Bu nedenle, yılın tek bir günü de olsa, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü, bu konularda toplumsal bilinci arttırmak için bir fırsat olarak kullanabiliriz. Kadın olma durumunu, kadınların erkekler gibi toplumda her istediklerini gerçekleştirebileceğini çocuklarımıza aktarmak ise, ayrıca önemli bir konu. Sizinle, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde çocuklarınızla birlikte gerçekleştirebileceğiniz bazı aktiviteler paylaşmak istedik.

Çocuğunuzla birlikte bunlar ve benzeri etkinliklerle, toplumların derin yarası olan kadın sorununu, çocuğunuzun bu konulardaki bilinci henüz oluşurken çözebilirsiniz. Kadın-erkek eşitliğine inanan, kadının toplumda erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini içselleştirmiş bireyler yetiştirmek sizin elinizde!

Kağıttan Kadın Kuklaları
Çocuğunuz özellikle okul öncesi yaştaysa, birlikte kağıttan kadın figürleri çizip kesebilir ve bu kağıt kuklalar üzerinden çocuğunuzla birlikte tarihteki ünlü kadın karakterleri çalışabilirsiniz. Örneğin Frida Kahlo, Kleopatra ve Madam Curie gibi ünlü kadın karakterle başlayabilirsiniz. Çocuğunuzun sürece kolaylıkla dahil olabileceğini eğlenceli bir oyuna dönüşebilir!

Tartışma
Daha büyük yaş grubundan çocuklarla, dünyada kadın olma durumu, kadınları etkileyen olumsuz koşullar hakkında sohbet etmeye çalışabilirsiniz. Uluslararası kadın kuruluşları ve Türkiye’deki kadın STK’larının web sitelerinden tartışma için malzeme edinebilirsiniz.

Ünlü Bulmaca
Çocuğunuzla birlikte, yaşadığınız şehirde ya da kendi yakın çevrenizde ünlü ve başarılı kadınların bir listesiniz yapmayı deneyebilirsiniz.

Kart Yazma
Çocuğunuzun hayatında önemli olan bir kadın var mı? Bu bir servis görevlisi, anaokulu öğretmeni, alışveriş ettiğiniz mahalle bakkalı olabilir. Çocuğunuzla birlikte, çevresindeki bu kadınlar ve toplumda yerine getirdikleri görevler hakkında konuşabilirsiniz.

Çocuğunuzla birlikte bunlar ve benzeri etkinliklerle, toplumların derin yarası olan kadın sorununu, çocuğunuzun bu konulardaki bilinci henüz oluşurken çözebilirsiniz. Kadın-erkek eşitliğine inanan, kadının toplumda erkeklerle eşit haklara sahip olması gerektiğini içselleştirmiş bireyler yetiştirmek sizin elinizde!

Ayrıntılar

Otizm Hakkında Güncel Bilgiler

otizmOtizm hakkında çok şey söyleniyor ve yazılıyor. Otizm konusunda doğru bilgiye ulaşmak isteyenler için güncel ve doğru bilgiler önemli. Bu yazıda, otizm hakkında yaygın kabul görmüş bazı yanlış bilgileri açıklamak istedik.

Otizm, dünya nüfusunun yüzde birini etkileyen bir durum. ABD’de, 2014 yılı verilerine göre doğan her 68 çocuktan 1 tanesi otizmden etkileniyor. Amerika’da 3.5 milyondan fazla kişi otistik spektrum bozukluğu ile yaşıyor. Yalnızca İngiltere’de 700 binden fazla otizmli birey bulunmakta. 2002 ve 2010 yılları arasında otizmin prevalansında yüzde 6 ile 15 arasında bir artış yaşanmıştır. ABD, otizm ve otizmli yetişkinlere yönelik hizmetler için yılda 200 milyar dolara yakın bir bütçe ayırıyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde bu miktarın 400 milyar dolara yaklaşacağı tahmin ediliyor. Bütün bu rakamsal verilerin ötesinde, halkın otizm tanısı almış çocuklara ve yetişkinlere ilişkin algıları, medyanın ve popüler kültürün de etkisiyle çoğumuzun kafasında sterotiplerin oluşmasına neden oluyor.

Otizm hakkında çok şey söyleniyor ve yazılıyor. Otizm konusunda doğru bilgiye ulaşmak isteyenler için güncel ve doğru bilgiler önemli. Bu yazıda, otizm hakkında yaygın kabul görmüş bazı yanlış bilgileri açıklamak istedik.

Otizme ilişkin yaygın yanlış algıları düzeltmek adına, yanlış bilinenleri ve doğruları listelemeye çalıştık:

Otistik bireylerin sıra dışı yetenekleri vardır: 

Otistik bireylerin özel ve üstün yetenekleri olduğuna ilişkin yaygın inanış, “Yağmur Adam” filmindeki karakter gibi farkı medya kanallarından beslenmiştir. Birçok otistik bireyin bazı alanlara ilişkin özel ilgileri olduğu doğrudur ve bu özel ilgileri sayesinde o alanlarda çok şey öğrenebilirler. Öte yandan bu bireylerin, Savant Sendromu olarak da tanımlandığı biçimiyle şaşılacak derecede büyük ve çarpıcı yetenekler geliştirmeleri sık görülen bir durum değildir.

Otistik bireyler yetenekli değildir:

Otizm durumunu belirleyen en önemli unsurlardan biri sosyal etkileşim alanındaki yetersizliklerdir, fakat otizm tanısı almış bireyler başka alanlarda son derece yaratıcı olabilirler. Otizmli bireylerin birçoğu sanat alanında kendilerini geliştirebilirler. Aslında sanat, müzik ve drama terapileri, otizm spektrumu içine giren bireylerin tedavilerinde destekleyici olarak yoğun biçimde kullanılmaktadır.

Otizmden yalnızca erkekler etkilenir:

Otizm, oransal olarak erkekleri daha çok etkileyen bir durumdur (kızlar ver erkekler arasında dörde birlik bir oran bulunmaktadır), fakat yalnızca erkeklerde görülmez bri her iki cinsi de etkiler.

Otizm ruhsal bir bozukluktur:

Otizm ruhsal bir bozukluk değildir! Otizm, nörolojik bir durumdur. Otizm tanısı almış bireyler üzerinde yapılan incelemelerde hem beyin yapısında hem de nörolojik transmiterlerde anomaliler bulgulanmıştır.

Otizmli bireyler kişisel ilişkiler kuramaz:

Otizm tanısı almış bireyler sosyal etkileşim kurmakta güçlükler yaşasa da, bu varsayım tamamen yanlıştır. Diğer herkes gibi otizmli bireyler için de kişisel ilişkiler son derece önemlidir. Arkadaşlık kurmak, sosyal ilişkiler geliştirmek ve sosyal etkileşime girmek, otizm tanısı almış bireyler için hem gerekli hem de gerçekleştirilebilir becerilerdir.

Otizm tanısı almış çocuklar yaramaz ve öfkelidir:

Genellikle medyada oluşturulan algı, otizm tanısı almış çocukların çok hareketli, yaramaz oldukları ve sık öfke nöbetleri geçirdikleri yönündedir. Oysa bu çocuklarda görülen bu davranışlar “yaramazlık”la açıklanamaz. Bu davranışların ardında yatan nedenler anksiyete, yaşanılan duyusal problemler ve diğer sıkıntılardır. Otizm tanısı almış çocuklardaki bu gibi davranışların ardında yatan nedenler özel eğitim, davranışsal destek, yapılandırılmış rutinler, duyu bütünleme ile sanat ve drama gibi alanlardaki destekleyici terapilerle önlenebilir.

Otizmin nedeni çocukluk aşılarıdır:

1997 yılında Andrew Wakefield tarafından yazılan bir makalede, aşılar otizmin nedeni olarak ortaya konmuştur. Fakat bu yazıdaki varsayım sonradan, yapılan tıbbi çalışmalarla tamamen çürütülmüştür. Şu anda otizmin tam olarak nasıl ortaya çıktığı tam olarak bilinmemektedir, fakat bazı genetik bağlantılar yeni kurulmaya çalışılmaktadır.

Otizm tanısı almış bireylerin hepsinde aynı semptomlar görülür:

Bu da yaygınlık kazanmış başka bir yanlış varsayımdır. Toplumda ‘otizm’ olarak bilinen durumun literatürde “Otizm Spektrum Bozukluğu” olarak tanımlanması, aslında semptomların her bireyde farklı olduğunun kanıtıdır. “Spektrum” sözcüğü, hafiften ağıra bir sıralanım içindeki semptomlar bütününü içine alır ve her çocukta bu semptomplar farklı gruplarda ve farklı yoğunluklarda görülür.

Otim tanısı almış her çocuk bu durumdan farklı biçimlerde etkilenir ve farklı semptomlar sergiler. Bu nedenle otizmli çocukların kendi semptomları ve durumlarına göre kişiselleştirilmiş bireysel desteğe ihtiyacı vardır. Bu çerçevede, , psiko-eğitsel destek, duyu bütünleme ve sanat terapisi, drama terapisi gibi eğitimi ve tedaviyi destekleyici terapilerle zenginleştirilmiş bir program çerçevesinde destek almalıdırlar.

(Autism Speaks, www.autism.org.uk ve Wales Online kaynaklarından derlenmiştir.)

Ayrıntılar