All posts in Yaygın Gelişimsel Bozukluk

Ergoterapi Nedir?

Ergoterapi Nedir?

Gökçe Özdağ

Ergoterapi temel olarak kişilerin (dezavantajlı bireyler veya onların aileleri, arkadaşları, iş arkadaşları)  yaşamlarındaki yapmayı istedikleri veya yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla yapmak zorunda oldukları aktivitelere olabildiğince bağımsız bir şekilde katılımlarını destekleyen bir sağlık mesleğidir.

Ergoterapistlerin amacı kişileri bağımsız katılım seviyesine ulaştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda; kişinin becerisini geliştirecek aktiviteler planlayarak ve/veya kişinin aktiviteyi yapabilmesi için çevreyi düzenleyerek katılımı arttırmak ergoterapistin temel görevidir.  Ergoterapistler sağlıklı ve iyi olma halini destekleyen diğer meslek gruplarıyla ( doktorlar, fizyoterapistler, psikologlar, öğretmenler, terapistler vb.)  işbirliği içerisinde ve kişi merkezliliği göz önünde bulundurarak çalışır.  Kişi merkezlilik ise aktivitenin kişinin istekleri doğrultusunda olup kişi için anlamlı ve katılımı arttırma amacına uygun olmalıdır.

Ergoterapi yurtdışında Occupational Therapy olarak bilinir. Burada occupation kelimesi iş, meslek, sanat, uğraş, meşgale, meşguliyet ve görev anlamlarına gelmektedir. Bu nedenle ergoterapi, İş ve Uğraşı Terapisi olarak da karşımıza çıkabilir. Ergoterapiyi anlamak için bazı kavramları da bilmek önemlidir.

Occupational Katılım (participation): Kişinin sosyokültürel şartlarının bir parçası olan ve kişinin iyi olabilmesi için talep edilen ya da gerekli olan iş, oyun ve günlük yaşam aktivitelerinin içinde olabilmektir.

Kişinin gereksinim duyduğu her alanda kişisel tercihine göre aktif ya da pasif olarak rol alması, yaşam performansı gösterebilmesi anlamına gelmektedir.

Katılım, aktiviteden farklı olarak bireysel boyutu değerlendirmekten çok sosyal boyutu değerlendirir. Ergoterapistin temel amacı katılımı arttırmak veya kişiyi olabildiğince bağımsızlaştırmaktır.

İş (occupation) Alanları: İnsanların rollerini yerine getirmek için yaşamları boyunca rutin olarak yapabilecekleri gözlemlenebilir eylemlerdir. Ergoterapistler kişileri bu alanlarda bağımsızlaştırmayı hedeflerler.  Bunlar alanlar:

*Günlük yaşam aktiviteleri                                            *İş

*Araçlar ile yapılan günlük yaşam aktiviteleri            *Oyun

*Uyku ve dinlenme                                                         *Boş zaman aktiviteleri

*Eğitim                                                                               *Sosyal katılım

 

Performans Kalıpları: İşlerin (occupation) gerçekleştirilme şekli olarak tanımlanır.                         

*Alışkanlıklar           *Roller

*Rutinler                 *Ritüeller

Performans Becerileri: Anlamlı eylemlerin gözlemlenebilir yapı taşları veya danışanların gerçekleştirdiği occupation birimleri olarak tanımlanır.

*Motor ve praksi becerileri

*Bilişsel beceriler

*İletişim becerileri

*Duyusal ve algısal beceriler

*Emosyonel regülasyon becerisi

Bağlam ve Çevre: İşlerin (occupation) nasıl yapıldığını etkileyebilecek iç ve dış faktörleri ve birbiriyle ilişkili koşulları içerir.  Bunlar: Kültürel çevre, bireyler, fiziksel çevre ve sosyal çevredir.

Aktivite Talepleri: Aktivitenin gerçekleştirilmesi için gereken çabanın türünü ve miktarını etkileyen ‘’aktivitenin kendine has özelliklerini ” vurgulamak için kullanılan terimdir.  Bunlar: Kullanılan nesneler, alan talepleri, sosyal talepler, zamanlama ve sıralama, gerekli hareketler, gerekli vücut fonksiyonları ve gerekli vücut yapılarıdır.

Danışan Faktörleri: Bu faktörler danışanın kişisel özellikleriyle ilgilidir.  Bunlar: Vücut fonksiyonları, vücut yapıları, kişinin değerleri ve kişinin inançlarıdır.

Ergoterapistler aktiviteler planlarken ve tedavi planı oluştururken tüm bu bileşenleri düşünerek kişilere özel programlar hazırlarlar. .

Ergoterapistlerin Çalışma Alanları

Ülkemizde 2014 yılında üniversitelerin Ergoterapi bölümünden mezun olanlar ağırlıklı olarak pediatrik bireylerde duyu bütünleme alanında ve psikiyatrik bozukluğu olan bireylerle çalışsalar da ergoterapistlerin çalıştığı gruplar bu alanların dışında da çeşitlilik gösterir. Bu alanlar:

-Pediatrik bireyler                                                      -Yetim ve kimsesiz bireyler

-Psikiyatrik bozukluğu olan bireyler                         -Hükümlü bireyler

-Fiziksel engelli bireyler                                              -İstismara uğramış bireyler

-Gelişimsel bozukluğu olan bireyler                         -LGBTIIQ bireyler

-Nörolojik bozukluğu olan bireyler                           -Afet durumlarındaki bireyler

-Geriatrik bireyler                                                       -Sağlıklı bireyler

-Down sendromlu bireyler                                         -Dezavantajlı bireylerin aileleri

-Onkolojik hastalığı olan bireyler

-Görme engelli bireyler

-Az gören bireyler

-İşitme engelli bireyler

 

 

 

 

Ayrıntılar

Otizm Tanısını Kabullenmek!

Otizm Tanısını Kabullenmek!

Anne babalar, dünyaya gelen çocukları için güzel hayaller kurar. Çocuklarının sağlıklı, mutlu ve başarılı yaşamlar sürmeleri adına, ‘onlar için’ ve ‘onlar adına’ kararlar alırlar. Fakat ebeveynler, ‘çocukları için’ yaşarken, ‘çocuklarıyla birlikte’ olmayı çoğu zaman unuturlar. Sonunda da, çocuklar bireyselleşemediği gibi, anne babaların iyi niyetli ilgileri, çocukların üzerinde taşıması zor bir yüke ve baskıya dönüşür. Baştan beri arzu edilen birlikteliğin yerini, ayrılıklar ve kopuşlar alır.
İnsan yavrusunun sağlıklı gelişim süreci, çocukluktan, ergenliğe ve yetişkinliğe geçişi, anne babanın başından sonuna, ‘çocuğu için’ değil, ‘çocuğu ile birlikte’ yaşamasına bağlıdır. Her insan ayrı bir ilişkiler ve duygular bütünü olduğu için, herkesin gelişim süreci de birbirinden farklıdır. Daha dikkatli bir gözlem yapıldığında, gerçekte her çocuğun gelişimsel bir farklılık gösterdiğini anlamak zor olmaz. Bu gelişimsel farklılıklar, dikkat eksikliğinden otizme, Asperger sendromundan üstün zekalı olma durumuna kadar çok geniş bir yelpazede karşımıza çıkar. Ailelerin, bu gelişimsel farklılığın doğası ne olursa olsun (ister üstün zekalı, ister otizmli olma durumu) sürece çok dikkatle yaklaşmaları gerekir. Çünkü her gelişimsel farklılık, farklılığın bir avantaj ya da dezavantaj olarak okunmasının ötesinde, ailenin çocuğu anlamasını, ‘çocuğuyla birlikte’ olmasını gerektirir.

Ebeveynler, ‘çocukları için’ yaşarken, ‘çocuklarıyla birlikte’ olmayı çoğu zaman unuturlar. Sonunda da, çocuklar bireyselleşemediği gibi, anne babaların iyi niyetli ilgileri, çocukların üzerinde taşıması zor bir yüke ve baskıya dönüşür. Baştan beri arzu edilen birlikteliğin yerini, ayrılıklar ve kopuşlar alır.

Peki Otizm gibi ‘ürkütücü’ bir tanı alındığında, aileler bu durumu nasıl yönetmeli? Otizm tanısını kabul etme süreçleri, verilen ilk tepkiler, süreç içinde alınan kararlar, ebeveynleri ve tanıyı alan çocuğu nasıl etkiler? Ebeveynlerin Otizm tanısı ile ilk yüzleşmeleri hiçbir zaman kolay olmaz. Otizm çoğunlukla, çocuğunuz ve onunla birlikte kurguladığınız yaşam çerçevesini altüst edebilecek bir durum olarak okunur. Otizm tanısına hazır olmak elbette söz konusu değil. Böyle bir tanı, herkesi beklenmedik bir anda yakalar, şaşırtır ve üzer. Genelde çaresizliğe sürüklenilmiş hissedilir. Bu nedenle, Otizm tanısına çok farklı duygularla tepki vermek beklenen bir durumdur.
Otizm tanısının konulmasının ardından ailelerin geçirdiği şaşkınlık ve şok, üzüntü, bunu izleyen öfke ve inkar süreçleri, derin yalnızlık duygusu ve nihayetinde de tanıyı kabullenme aşamaları, aslında insanın yaşam boyunca yüzleşmek zorunda kaldığı istenmeyen durumlara verdiği tepkilerin ortak aşamalarıdır.

Göreceksiniz ki, sonunda, başta büyük bir talihsizlik ve belki de bir ceza olarak gördüğünüz Otizm, sizden aldıkları yanında, size çocuğunuz, yaşam ve kendiniz hakkında, umduğunuzdan çok fazlasını vermiş ve öğretmiş…

Otizm tanısı, çocuğunuz, kendiniz ve aileniz için kafanızda kurguladığınız geleceğin, hiç beklenmedik bir biçimde yerle bir olması gibi algılanır. Tanının ardından şaşkınlık ile başlayan, öfke ve inkardan sonra kabullenme ile son bulması beklenen bu süreci yaşamaktan kaçılamayacağına göre, ebeveynlerin yapabileceği en akıllıca şey süreci sabırla ve dinginlikle yönetmeye çalışmak olmalıdır. Çocuğunuzun bu tanı sonrasında, sizin desteğinize daha çok gereksinimi olduğunu aklınızdan çıkarmadan, öncelikle kendi şaşkınlık ve öfke duygularınızı içinizde eritip, dinginlik içinde, yetkin hekim ve uzmanlarla birlikte çocuğunuza bir yol haritası çıkartmanız en sağlıklısıdır. Çocuğunuza en üst düzeyde yarar sağlamak ve yardımcı olmak için, önce kendi ruhsal ve bedensel sağlığınızı ayakta tutmanız gerekir. Öfke, inkar, sorumlu arama, karşınızdaki sorunu bir ceza ya da lanet gibi okuma, ya da büyük bir talihsizlik gibi görmek işinize yarayacak tutumlar değildir ve zaten bu türden kurgular doğru da değildir.
Sürecin yönetimi ve dinginliğin korunması dışında belki de en önemlisi, Otizme bakış açınızı değiştirmek olacaktır. Otizmi gelişimsel bir gerilik olarak değil, gelişimsel bir ‘farklılık’ olarak görmeniz, bu farklılığın çocuğunuza yaşatabileceği zorlukların çözümüne odaklanmanız ve bu farklılığa rağmen çocuğunuzla, birlikte’ olmaya çalışmanız en sağlıklı çıkış yolu gibi görünmektedir. Bu süreçte doğru ve yetkin kişilerin yanında durun; hekiminizi, uzmanınızı araştırarak, doğru seçin, aynı sorunu yaşayan insanlarla konuşun, tartışın, çocuğunuz için bir yol haritası çıkartmakta gecikmeyin, destek arayın, duygularınızı, gözlemlerinizi ve düşüncelerinizi çevrenizdeki ilgili kişilerle paylaşın, hiçbir olumsuz duyguyu gereksiz yere içinizde büyütmeyin ve hatta bir günlük tutun. Çocuğunuzun sorunlarını, gelişim sürecini, problemleri çözme sürecinde yaşanılan zorlukları ve tüm bu süreçte sizin yaşamdan çıkardığınız dersleri, ve evet, çocuğunuzdan öğrendiklerinizi kağıda dökmeyi deneyin. Ve eğer herşey üst üste geliyor hissediyorsanız, bir ara verin. İster bir hafta uzaklaşın, ister on dakikalık bir yürüyüş yapın, ama bir süre kendinizle kalın. Otizm hakkında okuyun, bilginizi genişletmeye çalışın. Göreceksiniz ki, sonunda, başta büyük bir talihsizlik ve belki de bir ceza olarak gördüğünüz Otizm, sizden aldıkları yanında, size çocuğunuz, yaşam ve kendiniz hakkında, umduğunuzdan çok fazlasını vermiş ve öğretmiş…

Ayrıntılar

Yoğun Yaz Programı

Yoğun Yaz Programı

SOSYAL BECERİ HEDEFLİ YOĞUNLAŞTIRILMIŞ YAZ PROGRAMI

Amaç: Sosyal becerilerinin desteklenmesine ihtiyaç duyan okul öncesi ve okul çağı çocukları için akran etkileşimi odaklı 2 haftalık yoğunlaştırılmış yaz programı! Program, oyun terapisi ve drama çalışmaları destekli hazırlanmıştır ve Uzman Psikolog / Oyun Terapisti Fulya İlişikli ve Drama Öğretmeni / Tiyatro Oyuncusu Ceren Demirel yönetiminde uygulanacaktır.

Programın Hedefleri:

Grupla beraber hareket edebilmek, bütünün parçası olmak

  • Yönerge takibi
  • Oyuna çağırma
  • Oyuna katılabilme
  • Ortaklaşa sorun çözme
  • Sorun hakkında konuşabilme
  • Söz alma
  • Soruna çözüm üretme

Rekabet etmek

  • Rekabet motivasyonunu yükseltme
  • Yenilgiyi tolare etme, kazanmayı yönetme

Sohbet

  • Sohbet başlatma
  • Sohbeti sürdürme ve yönetme
  • Konuda kalma

Duygular

  • Hislerini tanımlama
  • Duygusunu ifade etme
  • Beden dili kullanımı
  • Empati kurma (Jest-mimik okuma)
  • Duygusunu yönetme

Kimler katılabilir: Gruplar oluşturulurken yaş ve performans kriteri dikkate alınacaktır.

Tarihler: 20 Haziran- 1 Temmuz tarihleri aralığında haftaiçi her gün günde 3 saat, toplam 30 saat.

Ücret: 3000 TL

Kayıt ve İletişim: 05389475077

Program Yürütücüleri Hakkında Bilgi: 

Fulya İlişikli

2010 yılında burslu olarak okuduğu Yeditepe Üniversitesi Psikoloji  Bölümü’nden ikincilikle mezun oldu. Takip eden eğitim öğretim yılında Özel ALEV Okulları’nda Akademik Destek Grubu öğretmenliği yaptı. Dikkat ve öğrenme alanlarında güçlük yaşayan ilkokul öğrencileriyle bireysel ve grup çalışmaları yürüttü. 2011 yılında Hollanda’da bulunan Leiden Üniversitesi’nden başarı bursu kazanarak Çocuk ve Ergen Psikolojisi Yüksek Lisans Programına girmeye hak kazandı. Buradaki eğitimi boyunca Uygulamalı Davranış Analizi (ABA)eğitimi alıp okulöncesi çağındaki çocuklara bireyselleştirilmiş eğitim programı uyguladı. Sosyal beceri eğitimi kapsamında Elckerlyc International School & Montessorischool’da ilkokul öğrencileriyle grup çalışmaları yaptı. Lise çağındaki öğrencilerle Bilişsel Davranışçı Terapi uygulamalarında yer aldı. 2012 yılında Türkiye’ye dönüşünün ardından Özel Mavi Ada Anaokulu’nda çalışmaya başladı. Buradaki çalışma süreci boyunca sınıf öğretmenliği, gelişim takibi, test uygulamaları ve ebeveyn danışmanlığı gibi birçok görevi bir arada yürüttü. Otizm spektrumunda yer alan ya da uyum zorluğu yaşayan çocukları akran etkileşimini artırmak amacıyla sınıf içinde destekledi. Eğitim koordinatörlüğünü üstlenerek müfredat geliştirdi ve sınıf içi uygulamalarında öğretmenlere süpervizyon verdi. 2013 yılından bu yana serbest zamanlı olarak otizm spektrumundaki çocuklarla İlişki Temelli Oyun Terapisi kapsamında çalışmakta, ailelere çocuklarının iletişim ve oyun becerilerini desteklemeleri konusunda rehberlik etmektedir. 2016 yılı Mayıs ayı itibariyle terapi ve gelişim takibi çalışmalarını Çocuk İstanbul Aile Danışmanlık Merkezi’nde yürütmeye başlamıştır.

Ceren Demirel

İzmir doğumlu Ceren Demirel, 2004 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Tiyatro Oyunculuk Bölümü’nü bitirdi. Trabzon Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı. Oyunculuk atölyelerinde eğitmenlik de yapan oyuncu, çeşitli kurumlarda çocuklarla ve yetişkinlerle drama çalışmaları yaptı. Ceren Demirel, çeşitli dizi ve sinema projelerinde de yer aldı. En son özel bir tiyatro olan Galata Perform’da “İz” ve “Dört Bacaklı Şey” oyunlarında rol aldı. Ceren Demirel, 2015-2016 döneminde, Oyun ve Tiyatro Akademisi Derneği‘nde (OYTAD) oyun ve tiyatro pedagojisi alanındaki çalışmalarını da yürütmektedir.

Profesyonel oyunculuk kariyerine aktif olarak devam Ceren Demirel, Çocukİstanbul Aile Danışmanlık Merkezi bünyesinde, Otistik Spektrum Bozukluğu içindeki çocuklarla, Özel Eğitim ve farklı Psiko-Eğitsel terapileri destekleyen Drama Çalışmaları Programı’nı yürütmektedir.

yaz-programı-biryaz-program-iki

Ayrıntılar

Otizm Terapilerinden Ne Beklemeli?

Otizm Terapilerinden Ne Beklemeli?

Çocukları otizm tanısı almış aileler, tanı sonrasında çocuklarını otizm tanısından çıkarmak ve bu durumun getirdiği zorlukları ortadan kaldırmak adına zorlu bir sürecin içine girer. Bu süreci zorlaştıran yalnızca çocuğun durumu değil, ailelerin çocukları için “en doğru” süreci kurgulamakta yaşadıkları güçlüklerdir. Otizm ve otizm durumu için sunulan tedavi, terapi yöntem ve süreçleri, alana ilişkin bilgisi olmayan birçok ailenin doğal olarak kafasını karıştırır. Bu yazı, otizm tanısı sonrasında süreci daha doğru ve etkin, çocuğun yararına kurgulayabilmek adına bazı temel konuları inceleyecektir. “Eğitim”, “Terapi” ve “Tedavi” gibi temel bazı kavramların neye işaret ettiğini bilmek, her çocuk için ayrı kurgulanması gereken tanı sonrası süreçte, ailelerin doğru adım atmalarına yardımcı olacaktır.
Tanı süreci kurgularken, farklı gelişim gösteren çocukların yaşadığı zorlukların olabildiğince aza indirgenmesi ve bu yolla günlük hayatlarının, akranlarıyla olan ilişkilerinin ve eğitim süreçlerinin rahatlatılması, desteklenmesi hedeflenmelidir. Bu zorlukları azaltmak için, çocuğunuzu “olabildiğince çabuk” tanıdan çıkartmayı hedefleyen, kesin sınırlarla belirlenmiş, genel “doğruluğu ve etkinliği” kanıtlanmış olsa da, her çocuk için yararlı olamayabilecek, kişiselleştirilmemiş süreçlerden uzak durmalısınız. Çocuğunuzun tanı sürecini kurgularken, onun bir ya da birkaç uzman tarafından bireysel olarak değerlendirilmesi ve sürecin çocuğun kendi gereksinimleri doğrultusunda kurgulanması gerekir. “Eğitim”, “Terapi” ve “”Tedavi” kavramları, tanı sonrası süreçte çocuğunuzu destekleyecek, yaşadığı zorlukları azaltacak, birbirini tamamlayan, ama birbirinin yerine geçemeyecek her biri kendi içinde değerli destek alanlarıdır.

“Eğitim”, “Terapi” ve “Tedavi” gibi temel bazı kavramların neye işaret ettiğini bilmek, her çocuk için ayrı kurgulanması gereken tanı sonrası süreçte, ailelerin doğru adım atmalarına yardımcı olacaktır.

Yaygın Gelişimsel Bozukluk ve Otizm gibi durumlarda, bu gibi özel gereksinimleri olan ve desteğe ihtiyaç duyan çocuklara dönük kurgulanan “Özel Eğitim” süreçleri büyük önem taşır. Çocuğunuz için öncelikle sağlam bir eğitim çerçevesi oluşturmanız gerekir. Burada Özel Eğitim sürecinin hangi eğitim yöntemleri ile kurgulandığı aile tarafından sorgulanmalıdır. Özel Eğitim süreçlerinde uygulanan farklı eğitim yöntemleri vardır. Bu süreci kurgulayan aile, özel eğitim uzmanının bu süreçte hangi eğitim yöntemlerini kullandığını sorgulamalı ya da bu eğitim yöntemleri hakkında kendisi bir araştırma yapmalıdır. Bunun nedeni, her eğitim yönteminin her çocuk için uygun olmayabileceğidir. Uygulamalı Davranış Analizi, TEACHH, İlişki-Temelli Yöntemler, Sosyal Öyküler ve Kolaylaştırılmış İletişim gibi farklı eğitim yöntemlerinin biri ya da birkaçı çocuğunuzun özel eğitim sürecinde yer almalıdır. Fakat bunların hangisinin ha da hangilerinin ne yoğunlukta kullanılması gerektiği, çocuğunuzun bireysel ihtiyaçlarının, deneyimli ve sezgisi güçlü bir uzman tarafından çok iyi okunması ile belirlenmelidir. Çoğu durumda, tek bir eğitim yönteminin değil, eklektik bir kurgu içinde, çocuğun bireysel özelliklerini dikkate alan, çoklu eğitim yöntemleri ile kurgulanmış bir eğitim süreci daha yararlı olacaktır.
“Terapi” ve “Tedavi” kavramları da çoğu ailenin kafasında net bir tanımı olmayan, birbiri yerine kullanılan kavramlardır. Oysa bu iki kavramın işaret ettikleri farklıdır. Çocuğunuz için sürecin doğru kurgulanması için, bu kavramları da iyi bilmek gerekir. “Terapi” sözcüğünün kökeni, Latince “Therapia”, Yunanca “therapeia” sözcüklerindedir. Her iki sözcük de “iyileştirme, şifa verme, hasta ile ilgilenme” gibi anlamlara sahiptir. Zaman içinde hemen hemen aynı kalan anlamı, yüzyıllar içinde “tıbbi tedavi” bağlamında yoğunlaşmıştır.
Farklı Gelişim Gösteren çocuklara “terapi” olarak sunulan birçok program ve etkinlikler bütünü, öncelikle kurgulanmış olması gereken “Eğitim” sürecini destekleyen programlar olmalı. Unutulmamalıdır ki, “terapiler” tek başlarına çocuğunuzu tanıdan çıkarmaya yetmez. Fakat doğru kurgulanmış, belli bir programı olan, öğrenme süreçleri ve öğrenme çıktıları sağlam ve ayrıntılı biçimde hazırlanmış terapi programlarının, çocuğunuzun eğitim sürecine dönük katkıları da gözardı edilemez. Çoğu durumda, iyi kurgulanmış sağlam terapi programları, özel eğitim sürecini destekler, özel eğitimdeki öğrenme çıktılarını çocuğunuzda kalıcı hale getirir ve geliştirir.

Çoğu durumda, tek bir eğitim yönteminin değil, eklektik bir kurgu içinde, çocuğun bireysel özelliklerini dikkate alan, çoklu eğitim yöntemleri ile kurgulanmış bir eğitim süreci daha yararlı olacaktır.

Peki aileler doğru terapileri nasıl ayırt edecekler? Günümüzde birçok kurum ve kişi, birçok farklı isim altında yaygın gelişimsel bozukluk gösteren çocuklara farklı “terapi programları” sunmaktadır. Doğru terapilerin seçilmesi için, ailelerin bazı temel soruları sormaları gerekir: Sunulan terapi programının bir içeriği ve müfredatı var mıdır? Terapi sürecinde ve sonrasında hedeflenen eğitim çıktıları nelerdir? Terapist, süreçte uygulayacağı etkinlikleri hangi eğitim yöntemi ve yaklaşımı doğrultusunda kurgulamıştır? Çocuğunuza sunulan terapi, onun için gerçekten yararlı olacak mı? Terapi programına başlamadan önce, çocuğunuz bireysel bir değerlendirmeden geçirildi mi? Örneğin müzik terapisi, sanat terapisi, at, köpek ve yunus gibi farklı hayvanlarla yapılan hayvan terapileri, aileler için çekici olabilmektedir. Fakat burada, terapinin çocuğa uygunluğu iyi düşünülmelidir. Örneğin duyusal açıdan seslere karşı aşırı hassasiyeti olan bir çocuğun, duyusal değerlendirilmesi yapılmadan bir müzik terapisi alması, çocuğun durumunu daha da kötüleştirecek, onu duyusal açıdan çok rahatsız edecektir. Ya da farklı kokularla terapi yaptığını ileri süren bir terapistin, kokulara karşı aşırı duyusal hassasiyeti olan bir çocuğu pek yararı olmayacaktır. Bu nedenle, sanat, müzik, drama, dans ve hayvanlarla terapi gibi farklı terapi alanlarından yararlanmak istiyorsanız, terapistinizden son derece ayrıntılı hazırlanmış bir müfredat, içerik, öğrenme hedefleri ve çıktıları, çocuğunuz için bireysel bir değerlendirme talep etmeniz çok gereklidir. Aksi takdirde, temel eğitim sürecini desteklemesi hedeflenen bu terapi süreçleri, çocuğunuza daha fazla zarar verecek ve onu eğitiminden geri bırakacaktır. Oysa sanat ve drama gibi terapi yöntemleri, iyi kurgulandığında, çocuğunuza inanılmaz yararlar sağlayabilir. Örneğin çocuğunuzun bireysel gereksinimleri doğrultusunda tiyatro eğitimi de almış uzmanlar tarafından kurgulanmış bir drama etkinlikler bütünü, çocuğunuzun sosyal iletişim becerilerini geliştirmede büyük yarar sağlayabilir. Benzer biçimde, sanat eğitimi almış bir terapistin kurguladığı bir sanat terapisi programı, çocuğunuzu eğitim, duyusal, sosyal beceri ve dilsel açıdan destekleyebilir.

Doğru terapilerin seçilmesi için, ailelerin bazı temel soruları sormaları gerekir: Sunulan terapi programının bir içeriği ve müfredatı var mıdır? Terapi sürecinde ve sonrasında hedeflenen eğitim çıktıları nelerdir? Terapist, süreçte uygulayacağı etkinlikleri hangi eğitim yöntemi ve yaklaşımı doğrultusunda kurgulamıştır? Çocuğunuza sunulan terapi, onun için gerçekten yararlı olacak mı? Terapi programına başlamadan önce, çocuğunuz bireysel bir değerlendirmeden geçirildi mi?

Eğitim ve terapiler dışında, “tedavi” olarak tanımlanan süreçler daha çok psikiyatrik tedavi yöntemlerini ve diğer destekleyici, alternatif yöntemleri işaret eder. Bazı çocukların uyku düzenlerini, heyecanlarını ve kaygılarını, öfke nöbetlerini kontrol etme amacıyla psikiyatrik ilaçlar kullanmak gerekebilir. Yine destekleyici olarak gluten ve kazein diyetleri, vitamin/mineral destekleri ve ağır metallerden arındırmayı hedefleyen tedaviler de uygulanabilmektedir.

Sanat ve drama gibi terapi yöntemleri, iyi kurgulandığında, çocuğunuza inanılmaz yararlar sağlayabilir.

Tanı sonrası sürecin kurgulanmasında, eğitim, terapi ve tedavi kavramlarının iyi bilinmesi önemlidir. Bunların her biri farklı alanları, farklı uygulamaları ve bakış açılarını kapsar. En ideal olanı, bütün bu farklı alanlardan, çocuğunuzun bireysel gereksinimleri doğrultusunda, eklektik biçimde yararlanabilmektedir. Nasıl her insan birbirinden farklıysa, her çocuk da birbirinden farklıdır. Bu açıdan, tanı sonrası süreçlerinden kurgulanmasından önce gerçekten deneyimli ve uzman kişilerden çocuğunuz için bireysel değerlendirme almalısınız. Hangi eğitim yöntemlerinin kullanıldığını sorgulamalısınız. Eğer farklı terapi alanlarından destek almak istiyorsanız, bu terapilerin salt resim yapmak, oyun oynamak ya da ata binmek gibi etkinlik düzeyinde kalmadığından, belli bir program dahilinde belli öğrenme çıktılarını hedefleyerek yürütüldüğünden emin olmalısınız. Elbette günün sonunda bir “tedavi” hedeflendiğinden, bu sürecin üst çatısı olarak, yine deneyimli ve alanda uzman bir psikiyatr ile süreci eşgüdümlü yürütmelisiniz. Tanı sonrası sürecin, aile, doktor, eğitimci, terapist ve çocuktan oluşan kalabalık bir ekip olduğunu unutmamalıyız.

Ayrıntılar

Otizm Nedir?

Otizm Nedir?

Otizm ile ilgili kafaları kurcalayan onlarca sorunun yanıtını sunmayı hedefleyen, “Otizm Nedir?” ya da “Otizm Hakkında” gibi başlıklar taşıyan yüzlerce yazı bulabiliriz. Kurumlar, uzmanlar, akademisyenler ve bu alanla ilgilenenler, gerek bir web sitesinde, gerek broşür, sunum gibi basılı metinlerde ya da makale ve kitaplarında, “Otizm Nedir?” türünden bir başlık mutlaka atarlar.

Çocukları otizm tanısı almış ebeveynlerin, otizm hakkında sağlıklı bir bakış açısı geliştirmeleri her zaman kolay olmamaktadır. Bu alanda yazılan ve söylenen onca şey arasında güvenilir ve doğru bilgiyi bulup ayıklamak kendi içinde zor bir süreçtir. Otizm durumunu kabullenme sürecinin ötesinde, bu duruma yönelik doğru tutumu geliştirme, doğru yaklaşımı belirleme, doğru terapistlerle ve doğru kurumlarla çalışma sürecini kurgulama, kendi içinde büyük zorluklardır. Aşağıdaki yazı, bütün bu süreçlerin başında işe yarayabilecek, otizme yönelik doğru bir seyir oluşturabilecek en temel bilgileri içeriyor. Yazarın kendisi, Aikido Shusekai, Otizm tanısı almış bir eğitimci, yazar, akademisyen ve dövüş sanatları uzmanıdır. California Institute of Integral Studies and Sofia Universitesi Psikoloji Bölümü’nde akademisyen olarak çalışıyor. Yazarın “Otizm Nedir?” başlıklı yazısını, kendisinin izniyle, sizin için derledik.
Otizm, insanda görülen genetik temelli bir nörolojik değişkendir. Otistik nörolojiyi, otistik olmayan nörolojiden ayıran karmaşık ve birbiriyle ilintili özellikler henüz tam olarak anlaşılmış değildir, fakat şu anda elimizde bulunan kanıtlar, otistik bireylerin beyinlerinin yüksek düzeydeki sinaptik bağlantı ve yanıt kapasitesi ile ayırt edilebildiğini göstermektedir. Sinaptik bağlantı ve tanıt kapasitesindeki bu farklılık, otistik bireylerin öznel deneyimlerinin, otistik olmayan bireylere göre çok daha yoğun olmasına neden olur. Duyu-motor ve bilişsel düzeylerde, otistik bireyler daha fazla bilgi kaydeder ve her bilgi parçasının etkisi de birey üzerindeki etkisi çok daha güçlü ve öngörülemez olur.

Otizm, insanda görülen genetik temelli bir nörolojik değişkendir. Otistik nörolojiyi, otistik olmayan nörolojiden ayıran karmaşık ve birbiriyle ilintili özellikler henüz tam olarak anlaşılmış değildir, fakat şu anda elimizde bulunan kanıtlar, otistik bireylerin beyinlerinin yüksek düzeydeki sinaptik bağlantı ve yanıt kapasitesi ile ayırt edilebildiğini göstermektedir.

Otizm, gelişimsel bir olgudur; diğer bir deyişle rahimde başlar ve gelişim üzerinde farklı düzeylerde yaygın ve yaşam boyu süren bir etki oluşturur. Otizm, düşünme, haraket, etkileşim, duyu ve bilişsel işleme süreçlerinde farklı ve atipik yaklaşımlara neden olur. Otistik bireyleri tanımlarken kullanılan yaygın bir benzetme, bu bireylerin otistik olmayan bireylerden daha farklı bir “işletim sistemi”ne sahip olduklarını söyler.

Otizm, gelişimsel bir olgudur; diğer bir deyişle rahimde başlar ve gelişim üzerinde farklı düzeylerde yaygın ve yaşam boyu süren bir etki oluşturur. Otizm, düşünme, haraket, etkileşim, duyu ve bilişsel işleme süreçlerinde farklı ve atipik yaklaşımlara neden olur.

En güncel tahminlere göre, dünya nüfusunun yüzde biri ve ikisi arasındaki bir bölümü otistik bireylerden oluşur. Son yirmi otuz yılda otizm tanısı almış bireylerin sayısında süregelen bir artış olmuştur. Yapılan araştırmalar, tanılamadaki bu artışı, otizmin prevalansında bir artıl olarak değerlendirmez. Görünürdeki bu artışın nedeni, genel nüfusta ve profesyoneller arasında otizme yönelik farkındalığın artıyor olmasıdır.

Altta yatan temel nörolojik ortaklıklara karşın, otistik bireyler birbirlerinden çok farklıdırlar. Bazı otistik bireyler sıradışı bilişsel yeteneklere sahiptirler. Fakat otistik olmayan bireylerin duyusal, bilişsel, gelişimsel ve sosyal gereksinimleri çevresinde tasarlanan bir dünyada, otistik bireyler hemen her zaman bir derecede yetersiz kalmaktadırlar – bazen çok belirgin bir biçimde, bazen daha az hissedilir derecede.

Sosyal etkileşim, otistik bireylerin yetersiz kaldığı alanlardan biridir. Otistik bir çocuğun dünyaya dönük duyusal algısı, otistik olmayan bir çocuğunkinden çok daha yoğun ve kaotiktir. Bu yoğun ve karmaşık deneyimi yönetmek ve işlemek, otistik çocuğun dikkatini ve enerjisini yoğun bir biçimde tüketir. Bunun sonucunda otistik çocuk, sosyal etkileşimin gerektirdiği inceliklere gerekli dikkati ve enerjiyi ayıramaz. Otistik olmayan bireylerin sosyal beklentilerini karşılayamayan otistik birey, sosyal dışlanmaya maruz kalır ve bu durum gelişimini daha da olumsuz etkiler. Bu nedenle otizm, temel olarak bir dizi “sosyal ve iletişimsel yetersizlik” çevresinde tanımlanagelmiştir. Oysa otistik bireylerin karşılaştığı sosyal güçlükler, bu bireylerin duyusal ve bilişsel deneyimlerindeki farklılıkların bir yan ürünüdür.

Otizm günümüzde hala bir “bozukluk” olarak görülmektedir, fakat son yıllarda ortaya atılmış olan “nöroçeşitlilik modeli”, otizmi bir hastalık olarak değerlendirmiyor. “Nöroçeşitlilik modeli”ne göre otizm ve diğer nörobilişsel değişkenler, etnisite ve farklı cinsel yönelimler gibi, insan biyoçeşitliliğinin doğal spektrumunun doğal bir parçasıdır.

(Yazı, Aikido Shusekai‘nin Neurocosmopolitanism adlı blogundan derlenmiştir.)

Ayrıntılar

Otizm Gerçekten Artıyor mu?

Otizm Gerçekten Artıyor mu?

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin tahminlerine göre Amerika’da her 68 çocuktan biri Otizm Spektrum Bozukluğu içinde yer almaktadır. 1970 yılında bu oran, 14.200 kişide birdi. Bazıları, bir tür otizm salgını yaşanıldığını düşünüyor. Fakat otizm tarihin her döneminde karşılaşılan bir insan deneyimi olagelmiştir. Steve Silberman, “Neurotribes: The Legacy of Autism and the Future of Neurodiversity” (Nörokabileler: Otizmin Mirası ve Nöroçeşitliliğin Geleceği) adlı kitabında, otizmin insanlık tarihindeki seyrinin izini sürüyor. Silberman, otizm hakkındaki farkındalığın henüz çok yakın bir zamanda arttığını belirtiyor. Teknolojinin kültür, ekonomi ve siyaset üzerindeki etkilerini ele alan aylık WIRED dergisinde, yazar ve araştırmacı Silberman ile, modern dünyanın otizmli bireylere yönelik tutumu ve otizmli bireylerin modern dünyayı nasıl biçimlendirdiği hakkında yapılan söyleşide, otizm tanılama süreci hakkında tarihsel bir bilgi sunuluyor.

Asperger’e göre otizmli bireyler kültür dokusu içinde gizli kalmış birer ilmektir ve insanlığın yaradılışından bu yana var olmuşlardır.

Otizm üzerine ilk çalışmaları, 1930’lu yıllarda bir çocuk doktoru olan Hans Asperger yapmıştır. Asperger’in otizm hakkındaki çalışmaları, yazar Silberman’a göre son derece öngörülüdür. Çünkü Asperger, otizmli bireyleri, bilimin ve teknolojinin evrimini ve gelişimini hızlandıran, insanlığın bir alt kümesi olarak değerlendirmiştir. Asperger’e göre otizmli bireyler kültür dokusu içinde gizli kalmış birer ilmektir ve insanlığın yaradılışından bu yana var olmuşlardır. Asperger, otizmi doğumdan ölüme devam eden bir koşullar bütünü olarak tanımlar. Başka bir deyişle otizm, Asperger’e göre yalnızca çocuklukta görünen bir gelişimsel bozukluk değildir. Fakat otizm durumunun tıp literatüründe yerini alması Asperger ile değil, 1943 yılında Leo Kanner’ın yazdığı bir makale ile olmuştur. Kanner’ın görüşü yaygın olarak kabul bulunca, Asperger’in adı dipnotlarda unutulmuştur.

Silberman’a göre Asperger ve Kanner’ın otizme bakış açıları birbirinden farklıdır. Kanner’ın otizme bakış açısı daha dardır: Kanner için otizm, ender rastlanılan bir çocukluk psikozudur. Kanner, çalışmaları sonucunda, 1948 yılında otizmin nedeni olarak ilgisiz ebeveynleri, buzdolabı anneleri, göstermiştir. Bu bakış açısı, otizmin tarihi ve toplumdaki algılanması üzerinde büyük bir etkiye sahip olmuştur. Otizm tanısı alan çocuklar, devletin onlar için açtığı özel kurumlara toplanmıştır. Bu kurumlarda, özel eğitimden ve gerekli destekten yoksun bırakılan otizmli bireylerin içine düştükleri durum, toplum içinde, otizme yönelik algıyı olumsuz etkilemiştir. İnsanlar için otizm, ölümden daha kötü bir yazgı olarak görülmeye başlanmıştır. Bu süreçte, otizmli bireyler görünmez olur – bunun nedeni yalnızca çocukların özel kurumlara kapatılması değil, ebeveynlerin de bu durumdan sorumlu tutulmuş olmasıdır.

Bugün, otizm tanısı koyma süreci son derece net tanımlanmış tanı kriterleri sayesinde konulabilmektedir. Tanılama sürecinin altyapısı sağlam bir biçimde kurgulanmıştır.

Kanner’ın bu katı ve haksız otizm tanımı, bu durumun toplumda çok ender rastlandığı izlenimini de yaratmıştır. Kanner, diğer klinisyenler tarafından ofisine otizm şüphesi ile gönderilen on çocuktan dokuzunu, tanı koymadan geri gönderdiği ile övünmüştür. Bugün, otizm tanısı koyma süreci son derece net tanımlanmış tanı kriterleri sayesinde konulabilmektedir. Tanılama sürecinin altyapısı sağlam bir biçimde kurgulanmıştır. Öğretmenler ve ebeveynler süreçlerin farkına varmaya başladılar. Toplumda, otizm ile ilgili farkındalık daha artmış durumda.

Tarihsel sürece baktığımızda, 1990’lı yıllarda otizm oranlarında bir artış görülür. Artık yalnızca otizmden değil, Asperger Sendromundan, Yaygın Gelişimse Bozukluktan ve Otizm Spektrumundan söz edilmeye başlanır.

1970’li yıllara gelindiğinde, Lorna Wing adlı bir bilişsel psikolog ve asistanı Judith Gould, 30 yıl önce yapılması gereken bir şeyi yaptılar ve genel popülasyon içinde otizmi araştırmaya başladılar. Londra’da Camberwell bölgesini karış karış gezerek otizmli çocukların peşine düştüler. Yaptıkları araştırma sonucunda, birbirinden farklı özellikler sergileyen çok geniş bir yelpazede otizmli olarak tanımlanabilecek çocuklar olduğunu gördüler. Bu araştırma, Kanner’ın otizm tanımının çok dar olduğunu ortaya koydu.  Wing daha sonra, Asperger’e gönderme yapan bir makale okur ve Asperger’in Almanca yazılmış orijinal yazısını eşine çevirtir. Asperger’in yazısında söyledikleri ve Wing’in Camberwell bölgesindeki çocuklarda bulguladıkları birebir örtüşmektedir. Bu çalışma sonucunda, Amerikan Psikiyatri Derneği ile birlikte yürütülen ortak çalışmada, tanı sürecinin otizmin geniş yelpazesini yansıtması için yeni düzenlemeler yapılır.

Otizmli bireylerin farklılıklarını anlamak için insan beynini bir işletim sistemi olarak düşünebiliriz. Bir bilgisayarda Windows işletim sistemi yerine başka bir işletim sistemi olabilir. Farklı bir işletim sisteminde de süreçler ve işlemler farklıdır.

Tarihsel sürece baktığımızda, 1990’lı yıllarda otizm oranlarında bir artış görülür. Artık yalnızca otizmden değil, Asperger Sendromundan, Yaygın Gelişimse Bozukluktan ve Otizm Spektrumundan söz edilmeye başlanır. Fakat tanı sürecindeki bu değişiklik ve tanımsal çerçevenin genişlemesi, otizm tanısında bir artış olarak algılanmış ve insanlar bir tür “otizm salgını”ndan bahsetmeye başlamıştır.

Otizmli bireylerin farklılıklarını anlamak için insan beynini bir işletim sistemi olarak düşünebiliriz. Bir bilgisayarda Windows işletim sistemi yerine başka bir işletim sistemi olabilir. Farklı bir işletim sisteminde de süreçler ve işlemler farklıdır. Otizmli bireyler sosyal işaretleri okumakta zorlanırlar, ama görsel görüntüleri bulgulamakta iyidirler. Sürpriz onlar için sevilen bir şey değildir, fakat dikkatlerini kişisel ilgi alanlarına yöneltip yoğunlaştırmakta başarılıdırlar. Bu nedenle otizmi bir hastalık olarak düşünmek yerine, otizmli bireylerin dünyaya daha farklı bir biçimde baktıklarını, iletişim süreçlerinin farklı işlediğini anımsayıp, onlara bu doğrultuda yardımcı olacak, kendi potansiyellerini geliştirebilecekleri ve toplum içindeki yaşantılarını kolaylaştıracak desteklerin kurgulanması gerekir.

Otizm tanısı almış bir çocuk ile doğru bir iletişim kanalının açılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde çocuğun gereksinimleri, kendine özgü bakış açısı anlaşılabilir ve bu çocuğa yardım edilebilir.

Otizm spektrumunun en derinlerinde olabilecek ve hiç konuşamadığı için iletişim becerilerinden hemen hemen bütünüyle yoksun olan bireyler için bile, günümüz teknolojisinin yardımıyla farklı olanaklar kurgulanabilir. Öfke nöbeti geçiren bir otizmli birey, çoğunlukla kendisini rahatsız eden durumu dile getiremediği için, ya da kendisine rahatsızlık veren durumu ortadan kaldıracak iletişim ortamını kendisi kurgulayamadığı için bu duruma düşmektedir. Bu nedenle, öncelikle otizm tanısı almış bir çocuk ile doğru bir iletişim kanalının açılması gerekmektedir. Ancak bu şekilde çocuğun gereksinimleri, kendine özgü bakış açısı anlaşılabilir ve bu çocuğa yardım edilebilir.

Otizm tanısı almış çocuklarımıza, toplumda genel kabul görmüş normları dayatmak yerine, onların kişisel özelliklerini, becerilerini ön plana çıkarabilecekleri desteği sunmaya odaklanmalıyız. Otizmli bireylere yönelik destek ve eğitim de, bu bağlamda sezgisi ve deneyimi çok yüksek, önceden tanımlanmış ve sabitlenmiş eğitim modellerine dayanmadan her çocuğun bireysel gereksinimlerine göre bu bilgi ve deneyimini uyarlayabilen terapistlerle kurgulanmalıdır.

Otizmin bu tarihsel seyrinden de anlaşıldığı gibi, otizm bir hastalık değildir. Otizm tanısı almış bireylerin yaşadığı sosyal ve iletişimsel sorunların aşılması için, bu bireylerle doğru bir iletişim kanalının bulunması gerekir. Otizmli birey ancak kendisini ifade edebilmeye başladığı anda kendi bireysel potansiyelini, yeteneklerini ve becerilerini geliştirme ve üretime dönüştürme imkanı bulur. Otizm tanısı almış çocuklarımıza, toplumda genel kabul görmüş normları dayatmak yerine, onların kişisel özelliklerini, becerilerini ön plana çıkarabilecekleri desteği sunmaya odaklanmalıyız. Otizmli bireylere yönelik destek ve eğitim de, bu bağlamda sezgisi ve deneyimi çok yüksek, önceden tanımlanmış ve sabitlenmiş eğitim modellerine dayanmadan her çocuğun bireysel gereksinimlerine göre bu bilgi ve deneyimini uyarlayabilen terapistlerle kurgulanmalıdır.

(Yazı, Amerikan WIRED dergisinde Carl Zimmer’ın konuyla ilgili yaptığı röportajından derlenmiştir.)

 

 

Ayrıntılar

Susam Sokağı’nda Otizm

Susam Sokağı’nda Otizm

Susam Sokağı’nın yapımcıları, toplumda otizm hakkında farkındalığı arttırmak amacıyla, otizm tanısı almış yeni bir karakter yarattılar! Susam Sokağı’nın en yeni kukla karakteri Julia, turuncu saçlı, iri yeşil gözleri olan sevimli bir kız. Julia karakterini diğer Susam Sokağı kuklalarında ayıran en önemli özelliği ise, otizm tanısı almış bir çocuk olması.  Sorulan sorulara bazen biraz daha geç yanıt veriyor!

Susam Sokağı’nın yapımcıları, toplumda otizm hakkında farkındalığı arttırmak amacıyla, otizm tanısı almış yeni bir karakter yarattılar! Susam Sokağı’nın en yeni kukla karakteri Julia, turuncu saçlı, iri yeşil gözleri olan sevimli bir kız. Julia karakterini diğer Susam Sokağı kuklalarında ayıran en önemli özelliği ise, otizm tanısı almış bir çocuk olması.

Susam Sokağı’nın yapımcıları, Amerika’da her 68 çocuktan 1 tanesini etkileyen otizm hakkında toplumdaki farkındalığı arttırmak amacıyla, Susam Sokağı karakterlerine Julia adında bir kız çocuk karakteri eklediler. Otizm aslında erkek çocuklar arasında daha yaygın bir durum. 42 erkek çocuktan 1 tanesinde otizm görülürken, 189 kız çocuğundan 1 tanesinde otizm görülmektedir. Bu durum, toplumda, otizmin yalnızca erkek çocuklarda görüldüğü algısını da doğuruyor. Susam Sokağı’nın yönetim kurulu başkan yardımcılarından Sherrie Westin, otizm tanısı almış bu kukla karakterinin bir kız çocuğu olmasına bu nedenle karar verdiklerini dile getiriyor.

Susam Sokağı Workshop çatısı altında yakın zamanda başlatılan “Susam Sokağı ve Otizm: Tüm Çocuklarda Harika Olanı Keşfedin” adlı otizm insiyatifi çerçevesinde, programın web sitesinde otizm konulu videolar da hazırlanmış. Web sitesinde ayrıca, Susam Sokağı karakterlerinden oluşan rutin kartlarla, otizm tanısı almış çocuklara temel becerilerin öğretilmesi de kolaylaştırılmaya çalışılmış.

Susam Sokağı yapımcılarının tek amacı, toplumda yalnızca yetişkinler arasında bir farkındalık yaratmak değil. Julia karakteri aracılıyla, çocukların da otizm tanısı almış kendi akranlarına olan bakış açılarını değiştirmek gibi bir amaç da belirlenmiş. Sherrie Westin şöyle diyor:

“Eğer beş yaşındaysanız ve karşısınızdaki diğer çocuk sizinle göz teması kurmuyorsa, bu çocuğun sizinle oyun oynamak istemediğiniz düşünürsünüz. Fakat bu doğru değildir. Biz, yetişkinler arasında olduğu gibi çocuklar arasında da bir farkındalık ve empati yaratmak amacındayız.”

Julia karakteri şimdilik Susam Sokağı’nın televizyonda yayınlanan bölümlerinde görünmeyecek. İlk olarak, programın web sitesinde online yayınlanacak olan ve otizm tanısı almış bireylere gündelik etkinliklerinde yardımcı olmak için tasarlanmış kılavuz malzemelerde görülecek.

Susam Sokağı yapımcılarının bu insiyatifinin, otizme ilişkin toplumdaki farkındalığı arttıracak olması sevindirici bir durum. Yapımcılar, şimdilik yalnızca online platformda görünür olan Julia karakterinin, otizm alanındaki uzmanların süreç içinde vercekleri geribildirimler ışığında geliştirildikten sonra televizyonda görünür olacağını belirtiyor.

(Haber, The New York Times gazetesi ve The Wired dergisinden derlenmiştir.)

Ayrıntılar

Otizm Tanısından Çıkmak

Otizm Tanısından Çıkmak

Otizm olgusuna yönelik tutumumuz, otizmin seyrini, otizmi yaşayan çocuğu ve bu durumdan etkilenmesinin yanında bu durumu yönetmeye çalışan ebeveynlerin deneyimlerini de etkilemektedir.

Otizm’den “kurtulmak”, “spektrumdan çıkmak”, “tanıdan çıkmak” ya da “otizmin iyileşmesi” gibi ifadeler, ailelerin otizm tanısı almış çocuklarına yönelik umutlarını belirtmekle birlikte, üzerinde düşünmemiz gereken ifadelerdir. Çünkü otizm olgusuna yönelik tutumumuz, otizmin seyrini, otizmi yaşayan çocuğu ve bu durumdan etkilenmesinin yanında bu durumu yönetmeye çalışan ebeveynlerin deneyimlerini de etkilemektedir.

1987 yılında, California Üniversitesi’nden psikolog Ole Ivar Lovaas, haftada en az 40 saat ABA terapisi alan çocukların yarısının, normal gelişim gösteren çocuklardan bir farkının kalmadığını bulgulamıştır. Lovaas’ın bu bulgusu, otizm tanısı almış çocuklar için “erken ve yoğun müdahale”nin önemini vurgulamıştır.

İlk defa 1960’larda otizm için bir terapi yöntemi olarak kullanılan ABA Terapisi, öğrenme kuramının ilkelerine dayanmaktadır. ABA terapisi, ödül ve ceza ile bireyde öğrenmenin önünde engel olan istenmeyen davranışları söndürme ve bu yolla öğrenmeyi destekleme mantığı ile yürütülmektedir. Otizm terapilerinin birçoğunda bu temel yaklaşım yeralmaktadır. Zaman içinde, başka yaklaşımlarla da zenginleştirilen ABA Terapisi, Özel Eğitim alanına giren başka yaklaşım ve terapi yöntemleriyle de desteklenip zenginleştirilerek, otizm tanısı almış çocuklar üzerinde uygulanagelmiştir.

Otizm tanısından kurtulmak söz konusu olduğunda, ailelere verilebilecek en iyi tavsiye, kafalarda “iyileşme” olarak kurgulanan sonuca değil, sürece odaklanmalarıdır.

Lovaas’ın, erken müdahale ve yoğun terapi sonrasında, otizm tanısı almış çocukların yarısının tanıdan çıktığına yönelik bulgusu daha sonra geçerliğini yitirmiştir. Otizm alanında yapılan güncel çalışmalar, tanı almış çocukların ancak yüzde 3 ile 25’inin tanıya neden olan semptomlardan kurtulduğunu göstermektedir. Erken müdahale ve yoğun özel eğitim, çocuklarda sosyal etkileşim ve iletişim alanındaki sorunlarını minimize edebilmekte ve otizmi tanımlayan davranış bozukluklarını ortadan kaldırabilmektedir.

Otizm tanısından kurtulmak söz konusu olduğunda, ailelere verilebilecek en iyi tavsiye, kafalarda “iyileşme” olarak kurgulanan sonuca değil, sürece odaklanmalarıdır. Otizm tanısı almış çocukları, normal gelişim gösteren yaşıtlarına yaklaştıracak ve onları toplumda işlevsel, üretken bireyelere dönüştürecek tek çözüm, tanı konulur konulmaz yoğun ve doğru kurgulanmış, çocuğun diğer eksikliği olduğu alanlarda desteklendiği terapilerle zenginleştirilmiş bir özel eğitim programına başlamaktır. Otizm tanısı almış çocuklar da, öğrenme süreçlerini olumsuz etkileyen davranışlardan kurtulup yeni davranışları öğrenebilir. Bunu sağlamanın en önemli yolu, ebeveynlerin yalnızca sonuca, yani “tanıdan çıkmaya” değil, sürece odaklanarak, çocuklarına “nasıl öğreneceklerini” öğrenmelerinde yardımcı olmaktır.

Ayrıntılar

Otizmde Resim, Drama ve Müzik

 

Otizotizm-sanatm tanısı almış veya öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda sanat etkinlikleri çok değerlidir. Bu etkinlikler, çocuğun zihnine ve bedenine olumlu etkisi olan duyusal girdi ve uyaran sağlarlar. Müzik ve resim gibi sanatsal etkinlikler, çocuğun bazı becerileri yerine getirmesi için gerekli fiziksel ve zihinsel yoğunlaşmayı mümkün kılar. Öğrenme güçlüğü çeken çocuklarda müzik etkinliklerini ve müzik teknolojilerini uyarlayarak kullanan McCord’un 2008 yılında yürüttüğü çalışmasında da belirttiği gibi, müzik ve resim gibi etkinlikler çocuğun kendine güvenini arttırmakta, sosyal ve iletişim becerilerini geliştirmektedir.

Bu etkinlikler, çocuğun zihnine ve bedenine olumlu etkisi olan duyusal girdi ve uyaran sağlarlar.

Müzik, Resim ve Drama
Örneğin şarkı söylemek ve dans etmek, çocuğun sesini doğru kullanmasında, motor planlamasında ve kontrolünde, kaba ve ince motor becerilerinde olumlu etkiye sahiptir. Şarkı söylerken yapılan tekrarlamalar da, otizm tanısı almış ya da öğrenme güçlüğü çeken çocukların, sözcükleri, ritimleri ve kavramları öğrenmesinde yardımcı olur.

Resim ve drama gibi diğer sanat etkinlikleri, daha karmaşık düşünme ve problem çözme becerilerini gerektirir. Çocukların düşüncelerini ve duygularını yaratıcı biçimlerde ifade etmelerine olanak sağlayan resim, sözel olmayan iletişimi geliştirir. Bu bağlamda, otizm tanısı almış çocuklar belki başka bir biçimde ifade edemeyecekleri duygu ve düşüncelerini, sanatın evrensel diliyle ifade etme olanağı bulurlar.

Resim ağırlıklı etkinlikler de, çocuğun dil, kendini ifade etme, kendine güven, motor planlama ve ince motor becerilerinde çok olumlu etkilere sahiptir.

Yakın zamanlı bazı çalışmalar, otizm tanısı almış çocukların akranları ile karşılaştırıldığında, müzik dinlemeye daha yatkın olduğunu göstermiştir. Yapılan aynı çalışmalar, bu çocukların dinledikleri müzik parçalarındaki ses tonlarını akranlarından daha iyi ayırt edebildiklerini de ortaya koymuştur. Müzik ile zenginleştirilmiş dersler, çocuğun sabrını, gönüllü katılımını, belleğini, sosyal etkileşimini, göz kontağını arttırır ve öğrenme sürecinden keyif almasını sağlar (Evans; 2007).

Resim ağırlıklı etkinlikler de, çocuğun dil, kendini ifade etme, kendine güven, motor planlama ve ince motor becerilerinde çok olumlu etkilere sahiptir. Resim aracılığıyla çocuklar öfke, üzüntü, heyecan gibi duygularını ifade edebilirler. İyileştirici etkisi yanında, resim gibi sanat etkinlikleri çocukta bir başarı duygusu uyandırır ve çocuğun kendine güvenini sağlar.

Kaynaklar:
Bell, C.M. (2003). Music therapy for children with autistic spectrum disorder. Wessex Institute for Health Research and
Development, University of Southampton, 11. Abstract retrieved December 3, 2008, from National Library for Health: Learning
Disabilities Specialist Library.

Evans, R. (2007). The relationship between music and autism: Understanding the benefits. Retrieved on December 4, 2008,
from http://ezinearticles.com/?The-Relationship-Between-Music-and-Autism—Understanding-the-Benefits&id=643361

McCord, K. (n.d.). Adapting music technology for students with learning disabilities. University of Northern Colorado. Retrieved
on December 3, 2008, from http://music.utsa.edu/tdml/conf-IV/IV-McCord.html

Ayrıntılar

Duyu Bütünleme Nedir?

Duyu Bütünleme Nedir?

duyu-bütünleme

Pepino Yayınları’ndan çıkan “Senkronize Olamayan Çocuk”, “Duyu Bütünleme Nedir?” sorusuna yanıt arayanların başvurabileceği bir kaynak kitap. Duyu bütünleme problemleri birçok bebeğin ve çocuğun emosyonel (duygusal), fiziksel ve zihinsel gelişimini etkiler. Fakat uzman bir terapist çocuğunuzu gözlemlemediyse, duyu bütünleme problemlerinin neler olduğunu bilmiyor olabilirsiniz. “Senkronize Olamayan Çocuk”, çocuklardaki duyusal işlev bozukluklarını tanıma ve tedavi etme alanlarında yayınlanmış en güncel kitaptır. Carol Stock Kranowitz’in duyu bütünleme alanında kısa sürede temel bir başvuru ve kaynak kitap haline gelen “Senkronize Olamayan Çocuk”, Pepino Yayınları tarafından 2014 yılında yayınlandı.

“Senkronize Olamayan Çocuk”, duyu bütünlemenin ne olduğunu açıklayarak başlıyor ve sonrasında bir çocukta görülebilecek duyu bütünleme problemlerini ayrıntılı olarak tanımlıyor. Kitap, çocukların vestibüler, taktil ve proprioseptif alanlarda yaşadıkları duyusal işlev bozuklukları, kitapta ayrıntılı bir biçimde tartışılıyor ve örneklendiriliyor. Kitapta aynı zamanda, çocuğunuzun bu alanlarda herhangi bir duyusal işlev bozukluğu olup olmadığını belirlemenizde yardımcı olacak checklist’er yer alıyor. Yazar Kranowitz, kitabında ebevynlerin ya da terapistlerin çocuklarla uygulayabilecekleri ve duyu bütünleme alanındaki sorunları minimize etmeye hedefleyen bir dizi egzersiz ve aktivite paylaşımında da bulunuyor. Ebeveynler, öğretmenler ve terapistler için, bu tanısal checklist’ler oldukça yararlı.

Kitabın yazarı duyu bütünleme uzmanı Kranowitz’e göre çocuklarda en sık karşılaşılan duyusal işlev bozukluklarının dokunma ve hareket gibi alanlarda gözlemlendiğini dile getiriyor. Örneğin çocuklarda taktil (dokunma ile ilgili) duyulara karşı aşırı bir duyarlılık varsa, dokunmaktan ve dokunulmaktan hoşlanmazlar ve bundan kaçınırlar. Bu durumda sonuç olarak çocukların belli oyunlardan uzak durmasına, çevrelerindeki insanlarla fiziksel iletişimden uzak durmalarına, bazı kumaş türlerine ve yiyeceklere karşı aşırı hassasiyet geliştirmelerine neden olur. Örneğin çocuklar harekete karşı aşırı duyarlı ya da savunmacıysa, ayaklarını yerden kaldırmayı hiç istemezler. Oyun alanlarından uzak dururlar ve arabaya ya da asansöre binmek istemezler. Yerdeyken kaldırılıp kucağa alınmak istemezler.

Kitabın yazarı duyu bütünleme uzmanı Kranowitz’e göre çocuklarda en sık karşılaşılan duyusal işlev bozukluklarının dokunma ve hareket gibi alanlarda gözlemlendiğini dile getiriyor.

Duyu bütünleme uzmanı Kranowitz, ebeveynlerin olası duyu bütünleme sorunlarına karşı, çocuklarını sürekli yakından izlemeleri gerektiğini belirtiyor. Kitapta açıklanan türde duyusal işlev bozuklukları gözlemlendiğinde, ebeveynlerin uzman duyu bütünleme terapistleri ile birlikte çalışmaları gerekiyor. “Senkronize Olamayan Çocuk” duyu bütünleme terapisi alanındaki olası sorunları tanımak, çocukların davranışlarını bu açıdan gözlemlemek ve duyu bütünleme terapisi almaya başlayacak aileler için kapsamlı ve nitelikli bir kılavuz kitap.

Ayrıntılar